express'in 110. sayısı bayilerde... Bu sayıda, okul arsalarının nasıl yağmalandığından, Siirt olaylarına gündeme dair ufuk açıcı bir çok yazı ve söyleşi var. Ayşe Çavdar AKP tarz-ı siyaseti Chantal Mouffe'un siyasette dostluk, düşmanlık kavramları üzerinden değerlendirirken, Kıbrıslı siyasetçi Zeki Beşiktepeli son seçimleri yorumluyor. Tabi, bizim "Ağır Çekim" köşesini de unutmamalı (yakında buradan bölümlere yer vereceğimizi duyuralım).
Dergiyi okumak ve okutmak gerekiyor, zira dağıtım tekeli iflahımızı kesiyor... Önce 109. sayıya bağlanalım, "Yılgı ve kılgı" başlıklı Meram'ı dinleyelim:
Bunca ağır meselenin ortasında, müsaadenizle bu Meram’ı Express’in dertlerine ayıralım. Zira, bıçağın kemiğe dayandığı noktadayız. Bıçağın adı Doğan Dağıtım namındaki dağıtım tekeli. Doğan Dağıtım’ın geçtiğimiz yıl içinde, başta Virgül olmak üzere, birçok derginin kapanmasına, birçoğunun da bayilerden çekilmesine sebep olan zorbalığı bizi de yıldırdı. Söz konusu zorbalık flu (başka zorbalıkları da var, ama onlar şimdi konu dışı): Etiket fiyatının –Express’in durumunda 5 lira– yaklaş›k dörtte birini “komisyon” olarak almaları yetmiyor, ona ilaveten sayı başına da 3 bin lira “dağıtım bedeli” ödememiz gerekiyor. Zaten belimizi büken kâğıt ve baskı maliyetine bir de bu “Deli Dumrul vergisi” eklenince, gemiyi su üstünde tutmak binbir cambazlık gerektiriyor. Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’ninkini Ali’ye, biriken borçları ödemek için banka kredisi, banka kredisinin taksitlerini ödemek için yeniden borç, hülâsa taşıma suyla değirmen ya da eski hesap makinelerinin markasıyla söylersek, “Facit daire”… Doğan Dağıtım bıçağının kemiğe dayandığı bu noktada, içine kısıldığımız döngüyü kırabilmek için bulabildiğimiz çare şu: Doğan Dağıtım’ın ağından çıkmak. Yani, bayilerden çekilmek; varlığımızı, ulaşılabilirliğimizi kitapçılarla sınırlamak. Dolayısıyla, önümüzdeki sayıdan itibaren, üç büyük şehirde belli başlı kitapçılarda ve muhtemelen D&R’larda (muhtemelen diyoruz, çünkü malûm, onlar da bir Doğan kuruluşu) bulunabileceğiz. Diğer şehirlerde ise tek bir adresimiz olacak. O adresleri önümüzdeki günlerde çeşitli kanallardan duyurmaya çalışacağız. Aslında, Express’i gazete bayilerinden alanlar ve özellikle üç büyük şehir dışında oturanlar için iedal çözüm abonelik. Evet, abonelik birçoğumuzun üşendiği bir “kılgı”.Ve fakat yeni teknolojiler sayesinde eskiden olduğu kadar kıl bir mevzu değil. Neticede bir e-mail’e (expressroll@gmail.com) ve bir havaleye bakıyor. Cepten çıkacak meblağ aynı, tek farkı topluca. Ama o da at değil, deve değil. Altı ay için, yuvarlak hesap 60 lira. Demin şaka yollu kullandığımız “kılgı”, çok sevdiğimiz bir kavramın, “praxis”in karşılığı aslında. “Kılmak”tan türetilmiş bir kelime, “varkılmak”tan, “varetmek”ten. Express ilk çıktığı günden bugüne o anlamda bir kılgı. Neyin kılgısı olduğunu burada uzun uzun anlatmaya lüzum yok, kavram kendini izah ediyor zaten. Ayrıca, 109 sayılık (haftalık dönemiyle birlikte, 263) “praxis” de ortada. Bunca yıldır sürdüğüne göre, sürdürülebilir bir kılgı olduğu da hepimizin malûmu. Gelgelelim, cefasını paylaşmak gerekiyor. Okurların payına düşen, biraz yol yapmak, arayıp sormak, ezcümle nefes sarfetmek. Arzu varsa lafı bile olmaz. Arzu yoksa, sağlık olsun, kılgının bu kadarı bile mucize kabilinden. Eski sloganımızdır: Ne kadar nefes, o kadar Express…
Dergiyi bayilerden ediniyorsanız, arayı aksatmayın. Hoş ara sıra gecikiyor ama ısrarla istemeyi unutmayın. Eğer düzenli alamıyorsanuz abone almakta büyük fayda var. Bunun için aşağıdaki formu doldurmanız, ya da verilen numaralardan iletişime geçmeniz yeterli...
Orson Welles'in Don Kişot projesi, 1955'te CBS Televizyonu 30 dakikalık bir film olarak tasarlanmıştır. Welles, Cervantes'in romanını doğrudan uyarlamak yerine, Don Kişot ve Sancho Panza karakterlerini günümüze taşımaya karar verir. Ancak, CBS yapılan test çekimlerinin ardından projeden vazgeçer. Ünlü yönetmen, çeşitli kaynaklardan bulduğu destekle, projeye uzun metraj film olarak devam etme kararı alır.
Çekimlere 1958'de Mexico City'de başlanır. Don Kişot rolünü İspanyol oyuncu Francisco Reiguera, Sacho Panza'yı ise Welles'in başka filmlerinde de rol alan Akim Tamiroff üstlenir. Çocuk oyuncu Patty McCormack ise Mexico City'i ziyaret eden Amerikalı bir çocuk rolündedir. Çekimler 16mm kamerayla sessiz olarak gerçekleştirilir. Welles, Andre Bazin'le bir görüşmesinde, Don Kişot'un sessiz komedi filmleri gibi doğaçlama olarak çekildiğini söyler.
Ancak, maddi nedenlerle çekimler yarım kalır. Welles, uzunca bir aradan sonra, çekimlere İspanya'da devam etmeye karar verir. Bu arada, çocuk oyuncu McCormack büyüdüğü için, Welles onun olduğu bölümleri filmden çıkarmak zorunda kalır.
1960'larda, iş temposu ve maddi olanaklar el verdiği ölçüde çekimlere devam edilir. Don Kişot ve Sancho Panza modern dünyanın icatlarıyla karşılaşmaya ve şaşırmaya devam etmektedir. Welles, yönetmen rolünde, kendisini de filme dahil etmeye karar verir.
Çekimler o kadar uzun sürer ki, 1899 doğumlu Reiguera sağlığı izin vermediği için kendi sahnelerinin bir an önce bitirilmesini ister. Don Kişot'un sahneleri Reiguera'nın 1969'daki ölümünden önce noktalanır. Ancak, film bir türlü tamamlanamaz. Welles bir ara projeye Don Kişot'u Ne Zaman Bitireceksin? adını vermeyi bile düşünür.
Welles'in ölümünün ardından filmin ham görüntüleri ilk kez 1986'da Cannes Film Festivali'nde gösterilir. 1990'da İspanyol yapımcı Patxi Irigoyen ve yönemen Jesus Franco, filmin haklarını satın alır.
Ancak, Irigoyen ve Franco çocuk oyuncu McCormack'ın rol aldığı sahnelere bir türlü ulaşamaz. Bu sahneler arasında, yukarıdaki kilpte görünen Don Kişot'un sinema perdesine saldırısı da vardır. Bu sahnelerin haklarını elinde bulunduran İtalyan kurgucu Mauro Bonanni, Welles'in partneri Oja Kodar'la düştüğü anlaşmazlık nedeniyle, İrigoyen-Franco projesinde kullanılmasına izin vermez.
Welles'in Don Kişot çekimleri üç farklı formattan oluşmaktadır: 35mm, 16mm ve Süper 16mm. İrigoyen ve Franco'nun ellerinde herhangi bir senaryo yoktur. Welles'in dış ses anlatımını içeren bir saatlik bir ses kaydının dışında, çekimler sessizdir. Yeni bir senaryo yazılır ve dublajla film tamamlanır. 1992'de Cannes'da gösterilen Orson Welles'in Don Kişot'u (Don Quixote de Orson Welles) ağırlıklı olarak olumsuz tepkilerle karşılanır. Sinemalarda hiçbir zaman gösterilmeyen film 2008'de DVD olarak yayınlanır.
Bonnani'nin elinde bulunan Don Kişot sinemada sahnesine ise çeşitli video paylaşım sitelerinden ulaşılabiliyor. Daha ayrıntılı bilgi ise, eleştirmen Jonathan Rosenbaum'un sahnenin hemen öncesindeki yorumunda yer alıyor.
Filozof Giorgio Agamben, Profanations (Zone Books, 2007, çev. Jeff Fort) başlıklı kitabındaki yazısında bu sahneyi sinema tarihinin en güzel altı dakikası olarak nitelendiriyor ve şöyle değerlendiriyor:
Sancho Panza küçük bir kasabadaki sinema salonuna girer. Don Kişot’a bakınmaktadır, bir kaç sıra ilerde oturduğunu ve beyazperdeye baktığını farkeder. Sinemada hemen hemen hiç boş yer kalmamıştır, balkon bağırıp çağıran çocuklarla doludur. Sancho, Don Kişot’a ulaşmak için bir kaç kez girişimde bulunduktan sonra, salondaki sıralardan birine, kendisine lolilop ikram eden küçük bir kızın (Dulcinea?) yanına oturur. Film başlamıştır. Perdedeki kostüme filmde, şövalyeler ellerinde silahlarla dört bir yana at sürmektedir. Birden tehlikeyle karşı karşıya olduğunu anladığımız bir kadın belirir. Don Kişot yerinden fırlar, kılıcını kınından çeker, perdeye doğru bir hamlede bulunur ve kılıç darbeleriyle kumaşı yırtmaya başlar. Kadın ve şövalyeler hâlâ seçilmektedir, ancak Don Kişot’un kılıç darbeleriyle oluşturduğu yarık giderek büyür ve görüntüyü tanınmaz hale dönüştürür. Sonunda beyazperdede hiçbir şey kalmamıştır, perdenin asılı olduğu tahta iskeleden başka bir şey görünmez. Seyirciler infial halinde salonu terk etmektedir, ancak balkondaki çocuklar bağrışlarıyla Don Kişot’u teşvik etmeyi sürdürmektedir. Yalnızca salondaki küçük kız azarlayıcı gözlerle bakmaktadır. Hayallerimiz konusunda ne yapmalıyız? Tahrif etmek ve yok etmek pahasına olsa da, onları sevmeli ve onlara inanmalıyız (belki de Orson Welles’in filmlerinin anlamı budur). Ancak, söz konusu hayaller boşa çıktığında, yerine getirilemediğinde ve onları yaratan boşluğu görünür kıldıklarında, hakikatin bedelini ödemenin zamanı gelmiştir: (düşmanların elinden kurtardığımız) Dulcinea’nin bizi sevmesi mümkün değildir.
Alfred Hitchcock'un Sapık (Psycho, 1960) filmindeki duş sahnesi, sinema tarihinin kült örneklerinden biridir. Filmin kahramanı Janet Leigh'in daha filmin ortalarında bıçaklandığı sahne, 70 kadar kısa çekimden oluşur.
Bugüne kadar bu sahneyle ilgili epey şey okumuştum:
Hitchcock'un sahneyi bir türlü çözemediği, imdadına jeneriği tasarlayan Saul Bass'ın yetiştiği, onun çizdiği storyboard üzerinden sahnenin yeniden kurgulandığı.... (Sight and Sound'un eski sayılarından birindeydi)
Sahnenin defalarca tekrarlandığı, bu arada Janet Leigh'in üşüttüğü ve çok yorulduğu... (kaynağını hatırlamıyorum)
Ama meğersem, filmde görünen Leigh'in değil, Dallas doğumlu striptizci Marli Renfro'nun vücuduymuş. Renfro çok tanınan bir isim değil... Ta ki, 2001 yılında gazetelere yansıyan bir habere kadar. Bu habere göre, 1988'de tecavüz edilerek öldürülen Renfro'nun 34 yaşındaki katili 13 yıl aradan sonra bulunmuş ve hapis cezasına çarptırılmış. Ama tam da öyle değil... İşler biraz daha karışık.
Konu, Zodiac filmine konu olan romanın yazarı Robert Graysmith'in de ilgisini çekmiş. Graysmith, Alfred Hitchcock'un Duşundaki Kız (The Girl in Alfred Hitchcock's Shower) adlı bir kitap yazmış.
Öykü akıllara durgunluk verecek cinsten... Kitabı okuyamam diyorsanız, buyurun Guardian'ın konuyla ilgili makalesine... Eminim ilginizi çekecek...
Düz bir yolda yürüyor olsan, tüm ilerleme isteğine rağmen hâlâ gerisin geriye gitsen, o zaman bu ümitsiz bir durum olur; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik, bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, zeminin özelliğinden ileri gelebilir, umutsuzluğa kapılmamalısın.
15.
Sonbaharda bir yol gibi: Tertemiz süpürülür süpürülmez yeniden kurumuş yapraklarla örtülür.
38.
Sonsuzluk yolunda nasıl böylesine kolayca ilerlediğine hayret eden birisi vardı; gerçekte hızla bayır aşağı yuvarlanıyordu.
39a.
Sonsuzdur yol, ne kısaltılacak ne de eklenecek bir şey vardır, ama yine de herkes kendi çocuksu arşınını tutar yolun üstüne. "Gerçekten de bu bir arşınlık yolu gitmen gerek, bu sana hatırlatılacak."
Franz Kafka, Aforizmalar, çev. Osman Çakmakçı, İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.
Fransız yönetmen Joachim Gatti, Temmuz 2009 Montreuil'de katıldığı barışçı bir gösteride, polisin silahından çıkan plastik mermiyle yaralandı ve bir gözünü kaybetti. Fransa'da polisin bu ve benzeri olaylarda ölçüsüz şiddet kullanımı, tepkilere neden oluyor.
Sinema tarihçisi Nicole Brenez ile kurgucu Nathalie Hubert, geçtiğimiz aylarda sanatçılara bir mektup göndererek, tepkilerini kamera aracılığıyla dile getirmeleri çağrısında bulundular.
Konuya dikkat çekme amacı taşıyan proje kapsamında, bugüne kadar 50’ye yakın kısa film çekildi. “Öfke ve İsyan” başlığını taşıyan projeye katılan yönetmen ve sanatçılar arasında Philippe Garel, Jean-Marie Straub ve Lech Kowalski gibi isimler de bulunuyor.
Filmler halen www.medipart.fr adresinde online olarak izlenebiliyor. Ayrıca, farklı yönetmenlerin çektikleri bölümler, 190 dakikalık bir bütün oluşturdu. Bu kollektif filmse, şu aralar Fransa’daki ve yurtdışındaki festivalleri dolaşıyor.
"Öfke ve İsyan”da Jean-Marie Straub'un çektiği bölüm "Joachim Gatti İçin" başlığını taşıyor.
Revue Leucothéa dergisi filmin online versiyonuna evsahipliği yapıyor (Filme biraz karışık yoldan ulaşılıyor: Derginin kapak sayfasına tıklayınca karşınıza "içindekiler" çıkacak. Burada en altta yer alan "Jean-Marie Straub' isminin üzerine tıklayın. Bu kez karşınıza çıkan sayfanın altına inip sayfa çevirme imleciyle bir sonraki sayfaya geçin. Film otomatik olarak başlayacaktır.)
Film, Gatti'nin kaza öncesinde kulağında telefonla göründüğü fotoğrafıyla arka plandaki doğa görüntüsünden oluşuyor. Fonda Straub'un sesi duyuluyor:
Jean-Jacques Rousseau şöyle yazmış:
Filozofun sakin uykusunu tedirgin eden, onu yatağından çekip çıkaran, yalnızca toplumun tümünü etkileyen tehlikelerdir. Bir meslektaşını, onun penceresinin hemen altında, kimseye çaktırmadan, boğazlayabilirler; Tek yapması gereken, kulaklarını elleriyle tıkamak ve onu içten içe kemiren, öldürülen kişiyle özdeşlik kurmasına neden olan doğal itkiye engel olmak için kendi kendisiyle biraz tartışmaktan ibarettir. Vahşi insanda bu hayran olunmaya değer yetenek hiç yoktur; bilgelik ve düşünce yoksunluğu nedeniyle her zaman ilk duyduğu insanlık duygusuna düşüncesizce teslim olduğu görülür. Kargaşalıklarda ve sokak kavgalarında ayak takımı toplanır, tedbirli adam ise uzaklaşır; kavga edenleri birbirinden ayıran, namuslu insanların birbirini boğazlamasını önleyen, ayak takımıdır, pazarcı kadınlardır.
Ve ben Straub, sizlere diyorumki:
(onları) öldüren polistir, Sermayenin silahını kuşanmış olan polis...
Straub'un okuduğu metin, Jean-Jacques Rousseau'nun İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma'sının 1. Bölümünden alınmış. Burada kullanılan alıntıda Rasih Nuri İleri çevirisinden (Say Yayınları, 1982, s. 141) yararlandım. Ancak, metnin daha anlaşılır kılmak için bazı düzeltmeler yaptım.
Joachim Gatti, fotoğrafının internette dolaşıma sokulmaması ricasında bulunmuş. Çağrıda bulunanlar yönetmenin bu arzusuna saygı duydukları için, filme Mediapart sayfalarında yer vermemişler. Nicole Brenez, filme ilişkin sunuş yazısında şunları söylüyor:
"Tarih henüz yazılmadı, sosyalizm henüz varolmadı, kapitalist terör hükmünü sürdürüyor, zorunluluklar kendini giderek daha fazla dayatıyor."
Bu girişim, bir yönüyle, 1960’larda ve 1970'lerde örneklerine sıkça ratladığımız ‘müdahil’ (interventionist) sinemayı anımsatıyor... Oysa, sinemanın toplumsal gelişmelerden bağımsız olamayacağı ve güçlü bir tepki aracına dönüşebileceği gerçeği gün geçtikçe unutuluyor sanki. İşçi Filmleri Festivali'nde gösterilen Tekel işçilerinin direnişine dair belgeleme çalışmaları ile Hırant Dink anısına düzenlenen Vicdan filmleri yarışması gibi girişimleri bir yana bırakacak olursak, Türkiye'de müdahil sinema örneklerine pek rastlanmıyor. Kastettiğimiz militanca ya da ‘ajitatif’ bir sinemadan – buna hiçbir itirazımız yok elbette – çok, güncel gelişmelere duyarlı bir yaklaşım.
Geçmişte yalnızca düşünce özgürlüğüne ilişkin davalarda bir yıldırma taktiği olarak kullanılan müdahilliği sinemada yeniden tanımlamanın tam zamanı belki de. Ya da en azından, ölüm ve yaralanmalara sebebiyet konusundaki sicili oldukça kabarık bir kolluk gücüne sahip bir hükümetle ilişkilerde biraz daha özen...
Leyla Ağaçkoparan'la idefix'in punto indirimi sayesinde tanıştım. Daha doğrusu, yılbaşı hediyesi olarak geldi. Sayfalarını karıştırırken çok keyif aldım. Okuduklarımdan bir bölüm bir süredir tartıştığımız dil meselesine denk düşünce aktarmadan edemedim. Hatırlarsınız, dildeki cinsiyetçiliği, militarizmi vb. deşifre etmeden yeni bir dil kurulamayacağından dem vuruyorduk:
Sizce neden yağ-mazot-gres yağı-üstüpü-benzin kokusunu nice markalı parfümden daha etkileyici buluyorum? Hatta neden çeyizimde bile dantelli bilmem kaç kat havlu çarşaf ya da bilmem kaç kişilik çatal-bıçak takımı yerine en süperinden "darbeli matkap" bulunuyor? Elmas uçlarımı, hiçbir erkeğin elini bile sürdürmediğim anahtar takımımı veya lokma takımımı, kimselere bir kullanımcık bile vermiyor, aletlerime halel getirtmiyor, namusurndan fazla koruyor olmam neden dersiniz? Hey gidi Türkçe, şu elastikiyete bak! Umarım yazılarım müstehcenlik içeriyor diye dava konusu olmam. İyi de anlatacaklarımı başka türlü de anlatamam ki; anlaşılmaz çünkü! Yani düşünebiliyor musunuz? Hemen her şeyde kadın ve cinselliğin hedef alındığı, doğrudan ana avrat bacı evlatla halvet, sokmalı-çıkarmalı, itmeli-binmeli, dayamalı, yatırmalı, yırtmalı ve hatta sığdırmalı anlatımlarla bezeli çoğu mevzuyu "aman tehlikeli sularda dolaşmayayım" diye nasıl değiştirebilirim ki? Kaldı ki biz milletçe aracımızın evraklarını yapan "muameleci"nin telaffuzunda bile mutlak bir vurgulama yaparız. Ben kadınsam ne yapayım? Kaldı ki siz istediğiniz kadar konuyu daha farklı anlatayım diye kelimelerle oynayadurun, sonuç çok fazla değişmeyecektir. Özel kasıt olmasa da dikkatsizce sarf edilen bir sözcük insanı yerin dibine sokmaya yetebilir.
Erkek bir yolcunun, aracın kendi gideceği istikamete gittiğinden emin olmak amacıyla, direksiyonda kadın görmesine rağmen gayet doğal bir biçimde "Size mi binmem gerekiyor?" sorusunu, sükunet ve ustalıkla: "Tavsiyem otobüse binmenizdir," şeklinde savuşturmam gereken anlar olmuştur.
Kartal-Şişli hattı otobüsünde vardiyalı olarak iki şoför çalışıyorduk. Her şoförün kendince kuralları vardır. Ben, otobüse binmeye çalışan yolcunun daima arka kapıdan ve nizami biçimde içeri girmesini istiyordum. Ama diğer meslektaşım ön kapıyı da açtığında, yolcuların sırayı bozarak ön kapıya gelişlerine sinirlenip:
- Yahu iki yıldır bu hattayım, bu yolcular hala öğrenemediler benim arkadan aldığımı, dedim ve yerin dibine girdim. (20)
Leyla Ağaçkoparan, Geri Vites Hayatlar, İstanbul: İletişim, 2007.
Türkiye’de son yıllara özgü bir gelişme ise, şimdiye kadar zıt kutuplarda yer alan apolet ve tarikat söylemlerinin günlük dilde örtüşme eğilimi göstermesi. Egemen düzen, dili çıkarları için kullanmasını, öğrettiği kelimelerle, ifadelerle bizi yönlendirmesini, şartlandırmasını iyi biliyor ve beceriyor. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi bize dayatılan dillerden, simgelerden soyunmamızdan geçiyor. Zor olan başkalarına karşı çıkarken kendi esaret dilimizi yaratmamak.