27 Mart 2009 Cuma

film okumaları

Ankara'daki dostlarla görüşmek dileğiyle:

Psikanalitik Film Çözümlemeleri

Film: Berlin Üzerinde Gökyüzü (Wim Wenders, 1987)

Tartışmacılar: Faruk Gençöz, Ahmet Gürata, Neriman Samurçay, Burcu Sevim

Tarih: 28 Mart 2009

Yer: ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi C Salon

Film: 11:15-13:35 

Tartışma: 14:00-17:00

mizah duygusu

Paolo Sorrentino’nun pek yakında ülkemizde gösterime girecek olan ödüllü filmi Il Divo (Tanrı), İtalyan siyasetine yaklaşık yarım yüzyıl süreyle damgasını vuran siyasetçi Giulio Andreotti’yi konu alıyor. Hristiyan Demokrat Parti’nin lideri olan ve tam üç kez başbakanlık koltuğuna oturan Andreotti, hakkındaki yargılamalardan beraat etmesine karşın siyasetteki karanlık ittifaklarıyla anılıyor. Filmin ilgi uyandıran tanıtımında, Andreotti’yi canlandıran Toni Servillo’yu şunları söylerken duyuyoruz: “İtalya’da aksayan her şeyle ilgili beni suçladılar. Takma isimler taktılar: Yüce Julius, alfabenin ilk harfi, kambur, tilki, Kara Papa, sonsuzluk... Ama hiçbir zaman bunlara karşı dava açmadım. Çünkü mizah duygusuna sahibim.”

Bu sözler akla ister istemez, Türkiye siyasetinde Andreotti’nin konumuna benzer bir yere sahip olan Süleyman Demirel’i ve ardılı Turgut Özal’ı anımsatıyor. Gerçekten her iki lider de, mizah diliyle getirilen eleştirilere hoşgörülü yaklaşımlarıyla tanınıyorlardı. Siyasetteki muhafazakar çizginin bugünkü lideri Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki tutumu ise farklı.

Evet, konumuz yıllardır özlemini duyduğumuz siyasi hiciv... Ama konuyu tartışmaya geçmeden bir iki örneğe daha değinmek de yarar var.

Madem konuya İtalya üzerinden girdik, oradan devam edelim. Ünlü yönetmen ve oyuncu Nanni Moretti’nin Silvio Berlusconi’yi hicveden filmi Timsah (Il Caimono, 2006) aynı zamanda medya patronu olan başbakanın engelleme girşimlerine karşın ilgiyle izlendi. Sanat dünyasından Berlusconi’ye yönelik muhalefetin bir başka önde gelen ismi Roberto Benigni ise, 2005’de bir televizyon kanalındaki haberlerde Başbakan’ın istifa ettiğini duyurarak küçük çaplı bir fırtına kopramıştı.

Kısacası, pek çok ülkede kimi zaman engeller ve hoşgörüsüzlükle karşılansa da, siyasi hiciv yaşamın ayrılmaz bir parçası. Türkiye’de ise, uzunca bir zamandır, siyasi yaşama mizahi bakış konusunda bir eksiklik hissediliyor. Siyasi liderlerin esprili benzetmelerinde bile bir pırıltı eksikliği olduğu söylenebilir. Haklarını yemeyelim, açılan davalara karşın, mizah dergileri ve karikatüristler bu alanda yetkin örnekler vermeyi sürdüyor. Ancak, televizyon ve sinemada benzer örneklere rastlanmadığı bir gerçek. Peki ne oldu da, en koyu baskı dönemlerinde dahi kendine uygun bir mecra bulan siyasi hiciv gündelik yaşamımızdan çekildi?

Akla ilk gelen yanıtlardan biri, siyasal iktidarın tutumunun yarattığı baskı. Belki de bu konuda bir oto sansürden söz etmek daha doğru. Sanatçılar ise, eski yeteneklerin olmadığından, bu işin cesaret istediğinden dem vuruyorlar.

Acaba asıl sorumlu, son yıllarda hissettiğimiz şu olağanüstü ayrımlaşma olabilir mi? Birbirimizle anlaşmakta zorlanırken, iki zıt kutubun dar tanımlarına  teslim olmuşken, espriden de korkar hale mi geldik? Ya da dezavantajlı konumdaki kişiler, gruplarla dalga geçmeyi hiciv mi sanar olduk?

Gişe gelirlerinde ön sırayı komedi filmlerinin paylaşması, ivmesini kaybetmiş gibi görünen milli ‘stand-up’ hamlemiz, öz-komedi starlarımızı bulma arayışımız... Bütün bunların yaraya merhem olmadığı anlaşılıyor.

O zaman şu soru geliyor akla: Acaba beklemekten yorulduğumuz demokratikleşmenin yolu siyasi hicivden mi geçiyor? Ya da, karşımızdakine ve de kendimize gülebildiğimiz de, ‘normalleşmiş’ sayılacak mıyız?  

(26.3.2009'da Taraf gazetesinde yayınlanmıştır)

23 Mart 2009 Pazartesi

(post)modern zamanlar ve küçük diktatörler

Yerel seçimler nedeniyle meydanlarda konuşan liderleri izledikçe, bu gösterilerin ne kadar da birbirine benzediğini farkediyor insan: sahnenin düzenlenişi, seyirciyi yararak ilerleyen vinç kamera çekimleri, arkadaki kalabalık, liderlerin taktığı ilin futbol takımını simgeleyen atkı, hatta kullanılan retorik sanki aynı 'yönetmenin' elinden çıkmış gibi... İnsanın aklına ister istemez Büyük Diktatör (Charlie Chaplin, 1940) filminin unutulmaz sahnesi geliyor. Filmin sonlarında, toplama kampından kaçmayı başaran musevi berber, yanlışlıkla diktatör Adenoid Hynkel (Hitler elbette) sanılır ve bir zafer konuşması yapmak üzere başkente getirilir (her iki karakterinde Chaplin tarafından canlandırıldığını hatırlatalım). Diktatörün yerine geçen berber “İktidar olmak ya da fethetmek değil, herkese yardım etmek istiyorum” diye başlayan konuşmasında barış ve demokrasiye vurgu yapar. Yaşanan küçük bir şaşkınlığın ardınan, konuşma coşkuyla karşılanır. Öyle ki,  “Askerler, demokrasi için güçlerimizi birleştirelim” dediğinde ortalık alkıştan yıkılır. İsimsiz berber, kalabağın kendisine Hynkel'e gösterdikleri tepkinin aynısını verdiğini ve benzer biçimde alkışladıklarını fark eder.

Chaplin'in anlatmaya çalıştığı faşizmin korkunç yüzü olduğu kadar, kitle ruhunun ürkütücülüğüdür. Ancak, sanki başka bir şey daha söylemeye çalışmaktadır: 'Sözün' evreninde iktidarın ehlileştirilmesi diye bir şeyin sözkonusu olmadığı. Belki de bu yüzden, Hynkel'in sokaklardaki hoparlörlerden yükselen çirkin sesine karşılık, berber  neredeyse hiç konuşmamayı tercih eder. Bu, bir yerde Chaplin'in sesli filme karşı  sürdürdüğü direnişin de göstergesidir.

Bu sahneyi düşündükçe de, meydanlarda toplanan (ya da zorla getirilen) kalabalığın aynı insanlardan oluşup oluşmadığının yanı sıra, politikacıların da aynı oyuncular tarafından canlandırılmadığı sorusu geliyor akla. Ancak, bu yazıda (post)modern zamanlarda siyasetin içeriksizliğinden, gösteri niteliğinden söz edecek değilim. Amacım, Charlie Chaplin'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan söyleşileri (Kevin J. Hayes [der.] Charlie Chaplin, Agora, 2009) vesilesiyle, sanatçının evrenselliğinden ve dehasından söz etmek. 

Sanırım öncelikle vurgulamamız gereken, Chaplin'in, bir zamanlar popüler ve 'aşağı' bir eğlence türü olarak görülen sinemaya meşruiyetini kazandıran isimlerin başında geldiği. Dilerseniz Türkiye'den örneklerle gidelim... Yıl 1929, sinema henüz aydınların yüz verdiği bir etkinlik değildir. Gazeteler, Fransızcadan dünya dillerine yerleşen adıyla Şarlo'nun grip nedeniyle yorgan döşek yattığını yazarlar. Ahmet Haşim İkdam gazetesindeki köşesinde bu konuya eğilir: “Hakiki güldürmek kudreti, zümre, sınıf, memleket, millet taksimatı tanımaz. Bütün insanlığa şâmildir. Nasreddin Hoca'nın nüktesi gibi. ... Bu dâhi Amerikalı komik, şimdiye kadar neşenin zıddı olduğunu zannettiğimiz hüzünden ve gözyaşından kahkayı çıkarmak gibi bir mucize yapmıştır. Bu adam, bu itibarla dünyaya misli gelmemiş bir sihirbazdır.”

Birkaç yıl sonrasına, 1935'e gidelim. Henüz ortada ne Modern Zamanlar (1936), ne de Büyük Diktatör (1940) var. Akşam gazetesinde Orhan Selim imzasıyla yazılar kaleme alan Nazım Hikmet, Cemal Nadir'in ünlü çizgi karakteri Amca Bey'den söz ederken, onun da Şarlo gibi hayatı sevdiğini ve materyalist olduğunu yazar.  Bu benzetmeye itiraz eden bir okur, Chaplin’in materyalist değil idealist olduğunu belirten bir mektup gönderir. Okur, görüşlerini desteklemek için, Şarlo'nun bir filmde, polisler tarafından karakola sürüklenirken, parke taşları arasında çıkmış bir çiçeği koparıp ceketinin yakasına iliştirmesini ve 'bedavacı’ oluşunu örnek verir.

Nazım Hikmet yanıtı dikkate değer bulur, zira örnek, “bir çoklarımızca, hatta bir çok sayın entellektüelimizce Materyalizmin nasıl yanlış ve başka anlamlarda anlaşıldığını” gösterir.

Farklı dünya görüşlerine sahip bu iki yazar Chaplin konusunda birleşmiştir. Tıpkı, yıllar önce Küba'da sinema görmemiş bir köydeki insanlar (bu öyküyü İlk kez [Pro primera vez], 1967 adlı kısa filmde izleyebilirsiniz) ya da bugün dünyanın herhangi bir yerinde bu filmleri izleyen her yaştan, her kesimden seyirci gibi... Onları buluşturan perdeye yansıyan gündelik yaşam, çekilen sıkıntıların ardındaki çıplak gerçeklik ve bütün bunlara dayanma gücü veren mizahtır...

Keyifli bir anıyla bitirelim. Ünlü yönetmen Jean Renoir ailesiyle birlikte ABD'ye taşındığında Chaplin'in eski karısı Paulette Goddard'a komşu olurlar. Renoir, aralarında gelişen dosluktan cesaret alarak, bir gün Chaplin'in onun gibi bir kadından ayrılmak için deli olması gerektiğini söyler. Goddard ayrılmayı Chaplin'in değil, kendisinin istediğini belirtir. “Zira bütün esprilerini filmlerine saklamıştı. Gerçekte yaşamda hiç de komik biri değildi” der. Ancak, Renoir'a göre işin aslı bir dehayla birlikte yaşamının zorluğuydu. “Böyle bir zekaya uzun süre uzun süre ayak uydurabilmek yorucu olmalıydı, insan arada sırada ortalama zekalılar arasında katılıp nefes almak ister” diye yorumlar durumu Renoir. 

(Taraf gazetesinde 19.3.2009'da yayınlanmıştır)

20 Mart 2009 Cuma

white russian

Güzel bir kitap ayracım var (yanda görüyorsunuz), Big Lebowski (Joel Coen, 1998) filminden bir kare içeriyor. İngiliz Film Enstitüsü BFI'ın promosyonu. Sabah sabah, aynı resimdeki Jeff Bridges gibi ayraca bakarken, 'White Russian' üzerine yazmak geldi içimden. İnternette dolanırken, ferdican'ın yakın tarihli yazısı çıktı karşıma.
Bu güzel tesadüften de destek alıp, White Russian'ı biraz yakın plana alalım. New York Times'a göre yakınlarda ABD'de yeniden moda olan kokteylin tarihçesi 1950 ve 60'lara uzanıyor. Öncülleri arasında cin, çikolata likörü ve krema karışımından oluşan Alexander yer alıyor. Esas olarak 1970'lerin disko aleminde popüler olmuş. 
Coen kardeşlerin Dude karakterine ilham kaynağı olan yapımcı Jeff Dowd, o yıllarda Seattle'da bir yandan taksi şoförlüğü yapıp, bir yandan 'alemlere dalarken', aralarında White Russian'ın da olduğu değişik kokteylere takılıyormuş.
Peki, Dude'un en sevdiği içecek neden White Russian? Bunun tek nedeni Dowd'un bir zamanlar bu kokteyli tatmış olması mı? NY Times bu soruyu 'vatandaşlara' yöneltmiş:
"Dude ekabir bir adam ve White Russian da ekabir bir içecek. Öyle elinize alıp gidemezsiniz. Bir ritüeli var demiş," Bay Russell.
"Dude adeta ait olduğundan daha üst sınıfa mensup biri. Bu da White Russian olayını açıklıyor," diyecek olmuş Bay Barber.
Jeff Dowd'a göre ise yanıt çok daha basit: "İçimi oldukça rahat. Güzel bir içki. Aslında bardan aldığınız bir likörlü dondurma külahı."
***
Benim White Russian'la tanışmam ise 1990'ların başına dayanıyor. Bugün Köroğlu Caddesi'ndeki Mado'nun yerinde olan adını hatırlayamadığım bardaki barmen arkadaş tanıştırmıştı, Ender Bölükbaşı ve beni bu güzel kokteylle. İkinci White Russian dönemi ise elbette Big Lebowski'ye rastlıyor. O dönemde içkilere eşlik eden ve Kahlua'lara sponsor olan Timur Demirtaş olmuştu. 
***
Tarifine gelince. Gerekli malzemelerimiz:
1 ölçü votka
1 ölçü kahve likörü (eskiden Tekel likörü aynı işi görmediği için ithal Kahlua kullanırdık. Şimdilerde Mey'den Burgaz'a farklı markalar tercih edebilirsiniz. Hatta değişiklik olarak Türk Kahvesi likörü kullanabilir, adına da 'Beyaz Türk' :) diyebilirsiniz)
3/4 ölçü süt
3/4 ölçü krema
Önce votka ve kahve likörünü buz dolu bir bardağa dökün. Ardından süt ve kremayı birlikte çalkaladıktan sonra bu karşımın üzerine ekleyin.
Eğer, kokteylinize süt ve krema eklemeyi tercih etmiyorsanız, votka ve kahve likörünü 'Black Russian' olarak da içebilirsiniz. White Russian'a kola eklerseniz, elde ettiğiniz karışıma Colarado Bulldog adı veriliyor. 

18 Mart 2009 Çarşamba

ayın filmi kulübü

Bu ayki filmimiz İşte Özgür Dünya (It's a Free World, Ken Loach, 2007). Birlikte izleyip değerlendirmek üzere 21 Mart Cumartesi günü buluşuyoruz.
Adres: UM-AG Uğur Mumcu Gazetecilik Vakfı, Paris Caddesi No. 14, Aşağı Ayrancı.
Program:
12.10-14.00 Film Gösterimi
14.00-16.00 Değerlendirme ve Tartışma
Gökhan Erkılıç, Faruk Gençöz, Ahmet Gürata

Etkinlik ücretsiz ve herkese açıktır.

12 Mart 2009 Perşembe

bazı filmler bekler bazı yaşları

Daha önce izleyip beğenmediğiniz bir filme, ikinci izleyişinizde hoşgörüyle yaklaştığınız, dahası görüşünüzü tamamen değiştirdiğiniz oldu mu? Eğer bu soruya ‘evet’ diye yanıt veriyorsanız, bu konuda yalnız olmadığınızı duymak belki içinizi bir parça rahatlatacaktır. Ne de olsa, filmler de insanlara benzer: ilk izlenimler yanıltıcı olabilir, ikisinin de değerini anlamak için daha yakın bir ilişki kurmanız gerekebilir.

Sinema yazarı Nicole Brenez, Roberto Rosselini’nin filmi Stromboli (1949) ile kurduğu kişisel ilişkiden hareket ederek, sonradan sevilen filmleri ‘Strombolivari’ olarak nitelendirmiş. Filmdeki yanardağ imgesini anımsatan Brenez, ilk izleyişte hoşa gitmeyen filmlerin tadına varabilmek için kimi zaman dağa tırmanmak gerektiğini söylüyor.  Elbette, Rosselini’ninkinin yerine istediğiniz film adını yerleştirmek size kalmış. Dilerseniz, ‘Kanevari’, ‘Personatarzı’ vb. diyebilirsiniz bu tarz filmlere.

Gerçekten de kimi zaman bir filmle ilgili yargılarımız sinema tarihçilerinin ve eleştirmenlerinkiyle çelişir. “Benim anlamadığım ne var bu filmde?” diye sorarız. Ancak, film bir türlü yakamızı bırakmaz. Rahatsız olsak da, bizi çeken bir yan vardır onda. Bir sahne ya da bir oyuncu... Bu çağrıyı uzun süre yanıtsız bırakamayacağınızı hisseder, yeniden döneriz o filme...

İnternetteki sinema yazının sevilen isimlerinden Girish Shambu, bu durumu sorgulayarak tartışmaya açmış. Önce, bir filmden neden hoşlanıp hoşlanmadığımızın nedenlerine ve buradan çıkarılacak derslere değinmiş:

“1) İzleme deneyimimiz, filme ve onun estetiğine bağlı olarak kendi konumumuzla – yaşamda hangi noktada olduğumuzla – yakından ilişkilidir; 2) İlk kez izlediğimizde hayal kırıklığı yaratan ya da beğenmediğimiz filmleri yeniden izlemeli ve bunu farklı değerlendirme ölçütlerini de dikkate alarak, yapıtla mücadele arzusuyla  – hatta hevesiyle – yapmalıyız; 3) Bir sanat yapıtı karşısında karşılaştığımız direnç, kimi zaman yararlı ve anlamlı olabilir.”

Girish’in bu konuda açtığı tartışmaya, Jonathan Rosenbaum’dan Miguel Marias’a bir çok eleştirmen yanıt vermiş. Usta eleştirmenler, ilk izlediklerinde hazır olmadıkları, ancak zamanla anlayıp sevdikleri filmler konusunda itiraflarda bulunmuşlar. Tahmin edebileceğiniz gibi listede bir çok klasik film de yer alıyor.  

Bu keyifli soruşturma ve tartışma, bana Behçet Necatigil’in Açık şiirindeki ünlü dizesini anımsattı: ‘çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları’... Nitekim, konuya benzer bir açıdan yaklaşan Adrian Martin, Rosselini, Dreyer, Sukorov ve Tarkovsky gibi yönetmenlerin ‘bazı yaşları beklediğini’ belirtiyor. Martin’e göre, bu filmlerin ortak noktası – farklı açılardan da olsa – din, inanç ve ruhanilik gibi konular. İnançlı olmayan bir sinemasevere bu filmlerin başlarda din propagandası gibi gelebileceğini kaydeden Martin, filmlerin ancak zamanla – çoğunlukla da dinle alakası olmayan bir akıl yürütmeyle – anlamlandırabileceğini ifade ediyor.

Peki nedir bir seyircinin, sonradan sevebileceği bir filme, ilk izleyişte soğuk yaklaşmasına neden olan? 

Kimi zaman ele alınan konuya (cinsellik, din vb.) bir türlü yakınlık duymayız. Ya da, konu ilginizi çekmemize karşın, filmin üslubunu yadırgarız, alışkanlıklarımıza uymaz. Kimi zamansa, anlatım didaktik ya da ‘kör gözüm parmağına’ gelebilir. Filmin öncesinde duyduklarımız, hakkındaki beklentilerimiz de yeri gelir filmin aleyhine işleyebilir.

Bazense filmin süresi katlanılmaz olur, iki saati aşkın bir süre koltuğa çakılı kalmak bizleri yorar. Ya da içinde bulunduğumuz mekan (sinema salonu ya da ev), izlediğimiz ekran ya da ses düzenidir rahatsızlığımızın kaynağı. Filmi birlikte izlediklerimizin (örneğin dostunuz ya da sevgiliniz) bile olumlu ya da olumsuz katkıları olabilir deneyimimiz üzerinde. 

Elbette, bu konudaki yargılarımızın zaman içinde değişme olasılığının oldukça düşük olduğunun farkındayım. Ancak, eğer izleme deneyimlerimizin bizi farklı bir noktaya götürdüğüne inanıyorsak, bazı filmlere ikinci bir şansı tanımak gerekir diye düşünüyorum. 

Böyle bir yazıyı kişisel örneklerle bitirmeden olmaz. Benim sonradan sevdiğim filmlerin başında ise Tutulma (L’Eclisse, M. Antonioni, 1962) yer alıyor. Son sahnesine bir türlü anlam veremediğim Tutulma, onca ‘ağır filmden’ sonra ikinci izleyişte çarpıcı geldi. Tarkovski’nin çoğu filmiyle de benzer bir ilişkim olduğunu, bazısından 10 dakika arada çıktığımı itiraf etmeliyim. Beni bu filmlere yeniden çeken ise, yapıtları arasında farklı bir yerde durduğunu düşündüğüm Andrei Rublev (1966) ve Chris Marker’ın yönetmeni konu alan Andrei Arsenevitch’in Yaşamında Bir Gün (2000) filmi oldu. 

(12.3.2009'da Taraf gazetesinde yayınlanmıştır)

6 Mart 2009 Cuma

bloglar arasında

Sık sık değindik, internet çağı yeni bir eleştirinin doğuşuna tanıklık ediyor. Olumlu ve olumsuz yönlerini tatışmaya devam ediyoruz. Fuat Er'in Kafa Ayarı'ndaki yazısından aşağıda söz etmiştik. Geçtiğimiz günlerde de Beyazperde.com Türkçe sinema bloglarıyla ilgili bir değerlendirme ve soruşturmaya yer verdi.
Bu vesileyle biz de Eylül 2008'de (11.9.2009, Taraf) yaptığımız değerlendirmeyi yeniden sunalım:

İnternette Türkçe film eleştirisi son bir yıl içerisinde gözle görülür bir biçimde gelişti. Keyifle okunan ve yeni kapılar açan siteler insanı sevindiriyor. Henüz farketmediğimiz ya da gözden kaçırdıklarımızdan peşinen af dileyerek küçük bir seçki sunuyoruz. Önceliğimiz kurumsal sitelerden çok bloglarda ve yazarlarının isimsiz kalma arzularına saygı gösteriyoruz:

SİYAD: İnternet sayfasını yenileyen ve sürekli güncelleyen Sinema Yazarları Derneği bu alanda öncülüğü üstlenmiş görünüyor. Ancak insan böyle bir sayfadan daha fazla ‘link’ bekliyor. (www.siyad.org)

Sadibey: Yakınlarının “Sadi Bey” diye hitap ettikleri sinemanın emektarı Sadi Çilingir’in hep hayırla anılacak sitesi. Eleştirilerin yanı sıra, sektöre ilişkin önemli veriler içeriyor. Altbaşlıktaki “Kemal’in askerleri” ibaresi sizi korkutmasın, aslında gayet “sivil” görünüyorlar. (www.sadibey.com)

sinema vs.: Sinemanın bütün alanlarını kapsayan bir blog. Tek üzüntümüz yazarının her zaman aynı sıklıkta katkıda bulunmaması (sinerama.blogspot.com) (Ayrıca Zeze Film'den takip edilebilir)

Fantastik Türk sineması: Bu konuyu odak alan blogların sayısı az değil. Meraklıları için belli başlıları analım: Sinematik (sinematik.blogspot.com), Öteki Sinema (http://midnight.blogcu.com) ve merhum Metin Demirhan’dan Fantastik Sinema (www.fantastiksinema.blogspot.com).

Asinema: Haberler ve eleştirel yazıların yanısıra, online izleme seçenekleri de yer alıyor. Belgesele önem verdiğini de belirtelim. (www.asinema.net)

Kafa Ayarı: Filmlerden kitaplara, oradan müziklere uzanan keyfili bir yolculuk. Misafirin Dili köşesini sakın atlamayın. (www.kafaayari.com)

Sinemüslim: Bu kez de “müslüman” vurgulu bir site, üstelik de altbaşlıkta bir “bismillah” yer alıyor. Yine görüntüye aldanmayın, memleketin tuhaf durumuna yorun, içerik sizi şaşırtacak. (sinemuslim.com)

SinePena: Film müzikleri konusuna odaklanan bir site. Bu türden uzmanlaşmalara daha çok ihtiyaç var dedirtiyor. (www.sinepena.com)

Pachydermata: Mayıs’ta yayına başlayan blog kısa sürede gönlümüzü fethetti. (pachydermata.blogspot.com)

Avrupa Sineması: Böyle bir blog için “Dünya Sineması” daha uygun bir başlık diye düşünebilirsiniz, ama ele aldıkları filmleri hemen izlemek isteyeceksiniz. (avrupasinemasi.blogspot.com)

Ters Ninja: Manifestolu kollektif site. Profesyonel ve amatörleri birarada barındırıyor. İlgiyle izliyoruz (www.tersninja.com)

Futbol – Sinema – Bira: Bundan daha iyi bir üçlü olabilir mi? Futbol sevmeyen sinefillerin de kalbine girmeyi başaracak gibi gözüküyor. (http://belestepe.blogspot.com)

Nostaljik Türk Sineması: Çilek’in Dünyası: Sinema sevgisi deyince Yeşilçam’dan söz etmemek olur mu? Popüler sinemaya vefalı ve görsel yönden keyifli bir bakış. (www.cilekindunyasi.blogspot.com)

Son olarak: Anaakım dışında farklı film eleştirilerine yer veren ve ilgiyi hak eden bir dizi site: Sinemablog (www.sinemablog.com), Filmatine (funkster.blogcu.com), Eskiden Beri (www.eskidenberi.com), İşgüzarlar (www.filmseyretmefabrikasi.blogspot.com), Mümkün Mertebe (numanserteli.blogspot.com)

 Not: Giriştede belirttiğim gibi çeşitli nedenlerle burada anamadığım epey site/blog var. Şimdilik ilgiyle izlediğim 'Sinema ve Edebiyat'ı vurgulamakla yetineyim. Linkler sayfanın sağında.