16 Ocak 2009 Cuma

DVD ve "korsan"

Film piyasasında dengeler değişiyor. Bir süredir bu sektörden elde edilen gelirin pastası farklı biçimlerde dağılıyor. Yakın zamana kadar, sektörün gelirinin ağırlıklı bir bölümü sinema salonlarındaki gösterimlerden gelirken, artık DVD ve diğer dijital dağıtım yöntemleri ana gelir kaynağını oluşturuyor. Küresel düzeyde sinema sektörünün egemeni ABD’den örnek verecek olursak, 1980’de toplam gelirin % 53’ünü oluşturan gişe gelirleri, bugün % 15’e kadar geriledi. Öte yandan, geçmişte sözü bile edilmeyen DVD satış ve kiralama gelirleri % 50’lere ulaştı. ABD’de bugün, sinema sektörünün gelirlerinin % 85’ini televizyon ya da DVD aracılığıyla küçük ekran aracılığıyla yapılan gösterimleri oluşturuyor. Yalnızca DVD satışından elde edilen gelir sinema gösterimlerinin 3,5 katı düzeyinde.

Peki ya Türkiye’deki durum nedir diye soracak olursanız, ne yazık ki sağlıklı bir yanıt edinme olanağınız yok. Bunun nedeni, DVD satışlarıyla ilgili veri yayınlayan bir kurumun olmayışı. DVD satışı için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca verilen bandrollerin toplam miktarı dahi henüz yeterli altyapı oluşmadığı için belirlenemiyor. Ancak, DVD gelirlerinin, 2008’de 30 Milyon YTL’ye varan gişe kârının (toplam bilet satışının onda biri olarak hesaplanmıştır) üstünde olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Gelelim esas konumuz olan ‘yasal olmayan’ yollarla kopyalanan DVD’lere, yani ‘korsan’a. Geçen hafta eleştirmeye çalıştığımız fikri mülkiyet konusundaki egemen söylem, bu alanda yaygın bir hak ihlali olduğu ve bu nedenle sinemacıların önemli kayıpları olduğunu belirtiyor. Bu söylemin yaygınlaştırması konusunda en etkin kurumlardan biri de, ABD hükümetinin Ticaret Temsilciliği. Temsilcilik, her yıl yayınladığı 301 başlıklı raporda (Türkiye’deki çağrışımları manidar!), ABD’nin ticaret yaptığı ülkeleri fikri mülkiyet açısından değerlendiriliyor. Raporda, fikri mülkiyet açısından ele alınan ülkeler üç ayrı kategoride değerlendiriliyor. Buna göre, en çok sorun yaşanan ülkeler ‘öncelikli izleme listesi’nde değerlendirilirken, kısmi sorunlar bulunan ülkeler ‘izleme listesi’ne dahil ediliyor. Son grupta ise ‘gözlem listesi’ yer alıyor. 1992 ve 2007 yılları arasında, raporun öncelikli izleme listesinde yer alan Türkiye’nin statüsü geçtiğimiz yıl daha az sorunlu izleme listesine indirildi. Raporda, yasal düzenlemelerin ve sürdürülen etkin mücadelenin bu kararın alınmasında rol oynadığı belirtiliyor.

Raporun amacının bu alanda ABD’nin ticari rekabet açısından sorun yaşadığı Rusya ve Çin gibi ülkelere aba altından sopa göstermek olduğunu söyleyebiliriz. Kopyalanmış DVD ve CD’lerin her türlü kamusal alanda serbestçe satıldığı Yunanistan’ın sorunlu ülkeler listesinde yer almayışı bu yargıyı pekiştiriyor. Benzer bir söylemi sürdüren kurumlardan biri ABD Filmciler Birliği (MPA). MPA Türkiye’de 1987’de kurduğu AMPEC adlı şirketle ‘korsanla mücadele’ yürütüyor.

Fikri mülkiyet alanındaki egemen söylemin aksine, sinema sektöründe gerek gişe gerekse DVD satışından elde edilen gelirler istikrarlı bir şekilde yükseliyor. Bir diğer deyişle, şirketlerin kâr oranları artıyor. Ayrıca, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda yapılan değişikliklerle ‘yasadışı kopyalama’ konusunda geniş kapsamlı bir mücadele sürdürülüyor.

Elbette amacımız, ‘film korsanlığını’ masum göstermek ya da hegemonyaya karşı girişilen romantik bir gerilla savaşı olarak tarif etmek değil. Mafya benzeri bir örgütlenmeye sahip bu sektörde, tepedeki birilerinin haksız kazanç ettiği herkesin bildiği bir gerçek. Ancak, timsah gözyaşları döken büyük şirketlerin ve onları sözcüsü uluslararası kuruluşların çuvaldızı biraz da kendilerine batırmaları ve nerede yanlış yaptıklarını sorgulamaları gerekiyor. İşte böyle bir sorgulamaya başlangıç olması dileğiyle sektörle ilgili başlıca eleştirilerimizi maddeler halinde sıralayalım:

l   En yaygın eleştirilerin başında DVD fiyatlarının yüksek oluşu geliyor. Bırakın Türkiye’deki alımgücünü, bazı DVD’leri kargo parası vererek yurtdışından getirmek bile daha avantajlı olabiliyor. Oysa rasyonel bir fiyat stratejisiyle daha çok DVD satmak mümkün. Örneğin, Gelibolu filmi 6,99 TL fiyattan 3 günde 140,000 adet sattı.

l   Ürünlerin niteliksizliği: Türkiye’de yasal olarak satışa sunulan DVD’lerden bir çoğu yurtdışındaki kopyalarda bulunabilen ekstra özellikleri içermiyor. Bunun nedeni, çeviri ve altyazı zahmetinden kaçınmak olabilir. Kimi zaman bu sorunlara Türkçe çevirinin niteliksizliği de ekleniyor.

l   Çeşitlilik: DVD şirketleri, popüler filmler yayınlama konusunda gösterdikleri istikrarı, klasikler ya da bağımsız yapımlardan esirgiyor. Bu nedenle, DVD piyasası dünya film pazarındaki çeşitliliği yansıtmanın çok uzağında. Yurttaş Kane’in DVD kopyasına ancak geçtiğimiz ay içinde kavuşan Türkiye’deki sinemaseverler, diğer klasikler için ne kadar zaman bekleyecek? Ya da bütün dünyanın ilgiyle izlediği Alejandro Jodorowsky, Wong Kar-Wai gibi yönetmenlerin filmlerini yurtdışından ya da paylaşım gibi alternatif yollardan mı edinmek gerekecek?

DVD korsanlığına ilişkin koparılan yaygara bir ölçüde VHS gösterici ve kaydedicilerin çıktığı yakın geçmişi anımsatıyor. O dönemde Amerikan Filmciler Birliği’nin başında bulunan Jack Valenti, “kıyametin yaklaştığını” ilan etmiş, sinemacılar VHS’nin piyasadan çekilmesi için girişimlerde bulunmuştu. Kısa bir süre sonra ise, sinemacılar bu yeni teknolojiden yararlanmanın yollarını keşfederek, gelişmeyi kendi lehlerine çevirdiler. Şimdi de aynı şeyi DVD için beklemek gerekiyor.

(Taraf gazetesinde 16.01.2009'da yayınlanmıştır) 

15 Ocak 2009 Perşembe

kitapsız yeşilçamdan okuyan karaktere

 Genç öğretmen kitap okurken öğrencisi onu izliyor. Beş Vakit (Reha Erdem, 2006)

Bugünlerde sinemamızda bir şeyler oluyor. Hayır, sayıları giderek artan yerli filmlerden,  yükselen gişe payından ya da kazanılan ödüllerden söz etmiyorum. Değinmek istediğim, film karakterlerine dair bir özellik: kitabın sinemada giderek görünür hale gelmesine ilişkin. Bu durumu, kitaplar aracılığıyla mesaj vermek olarak da niteleyebiliriz. Ancak, son dönem Türk sinemasında sinema ve kitaplar arasındaki ilişkiyi tartışmaya başlamadan, sinema tarihinde biraz gerilere gidelim. Sinema ve kitap tutkusunun yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu Yeni Dalga sinemasına bakalım.  

Jean-Pierre Léaud, Le Pére Noël a les yeux bleus (Jean Eustache, 1967)  

My Life to Live (Jean-Luc Godard, 1962)

Cahiers du cinema dergisi çevresinde bir araya gelen genç kuşak sinemacılar, bir önceki kuşaktan farklı olarak edebiyat yerine sinemaya yönelir. Dergide sürdürdükleri film eleştirisiyle yetinmeyerek, film çekmeye başlarlar. Ancak, bu gençler edebiyata karşı da kayıtsız değildir. En başta iyi birer okuyucudurlar, özellikle de romanlara düşkündürler.

Aralarında Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer’in de bulunduğu grubun en sevdiği yazarların başında Honoré de Balzac gelir. 400 Darbe filmin kahramanı genç Antoine Doinel, İnsanlık Güldürüsü’nün (Comédie humaine) yazarına olan hayranlığını odasını ateşe vererek gösterir. Küçük askerin (Le petit soldat, Jean-Luc Godard, 1963) başucu kitabı ise Malraux'nun İnsanlık Durumu'dur.



Le petit soldat (Jean-Luc Godard, 1963)

Jean Douchet’in akımı ele alan eşsiz kitabında da (French New Wave. Trans. Robert Bonnono. D.A.P. Distributed Art Publishers Inc.) belirttiği gibi, Yeni Dalgacılar sinemayı hiçbir zaman edebiyatın yerini alacak bir anlatım aracı olarak değerlendirmediler. Tam tersine, edebiyat bir yerde sinemaya olan tutkularını da körükledi. Bu genç sinemacıların çoğu, doğru düzgün sinemaların bile bulunmadığı küçük yerleşim birimlerinde yaşıyordu. Popüler filmlerin dışındaki örnekleri izleme şansları oldukça sınırlıydı. İşte bu koşullar altında, kendi beğeni ve yargılarını oluşturmaya çalışıyorlardı. Bunun içinde okuyacakları kitaplar dışında ellerinde fazla bir şey yoktu (insan aklına, Özcan Alper’in söyleşilerde Hopa’daki yaşamına ilişkin söyledikleri geliyor). Yeni Dalgacıların, mettre-en-scene’den (esnaf yönetmen) ayırt etmek için kullandıkları auteur (yaratıcı yönetmen) kavramının da, edebiyattaki yazarın karşılığı olması belki de boşuna değildir. Yeni Dalga filmlerinde, kötüler de dahil herkes kitap okur. Kitap okumanın belirli bir mekanı da yoktur; yatakta, küvette ve hatta sinema da kitap okunur.



Jean-Paul Belmondo, Pierrot le fou (Jean-Luc Godard, 1965)

Peki aynı dönemde, Türkiye’deki popüler sinemada durum nedir. Giovanni Scognamillo durumu şu sözlerle özetliyor:

Yeşilçam dönemi filmlerde gazete okunuyor, gazeteler görünüyor, gerçi dergi azınlıkta ama… Buna karşın iç mekanlarda, burası ister kahraman emekçinin mütavazi evi, ister zengin fabrikatörün köşkü olsun, kitaplar, kitaplıklar pek görünmez, yoktur. Kütüphaneler de keza. Merak eden bir on kadar film seçsin ve bir envanter yapsın. Bulamaz… 

(söyleşi: Emel Armutçu, Bir Levanten Şövalye: Giovanni Scognamillo Kitabı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008, s. 306)

Böylesi envanter hiç kuşkusuz anlamlı olurdu. Bu tür bir çalışmaya girmek yerine, ben belleğimde kalanlarla yetineceğim. Son Kuşlar (Erdoğan Tokatlı, 1965) filminde Selma Güneri’nin bir kitapçı vitrinine baktığını ve kitap aldığını anımsıyorum. Ancak, örneklerin sayısı sınırlı olsa gerek. 1970’lerden anımsadığım bir diğer önemli sahne ise, genç Civan Canova’ya kitap vererek ‘bilinç aşılamaya’ çalıştığı Yılmaz Güney’in Arkadaş’ı (1974). Türk sinemasının kitapla tanışması ise, 1980’lerde gerçekleşti diyebiliriz. Bu dönemin filmlerinin kahramanları aynı zamanda kitap ve senaryo yazarlar ya da bu sürecin sıkıntısını taşırlar. 

Gelelim, esas konumuz olan son dönem Türk sinemasına... En güncel ve popüler örneğimiz hiç kuşkusuz Issız Adam (Çağan Irmak, 2008). Filmde, kitabın rolü önemli, zira filmin kahramanı Alper, Ada ile bir eski kitap ve efemera satıcısında karşılaşıyor. Alper plaklara bakarken dükkana giren Ada, Thomas Hardy’nin Çılgın Kalabalıktan Uzakta’sını soruyor. Olumsuz yanıt alınca dükkandan ayrılıyor. Ada’nın peşine düşen Alper, onunla iletişim kurma aracı olarak, girdiği bir kitapçıdan adını bir türlü hatırlayamadığı kitabı alıyor. Ada’ya yakınlaşma çabaları, onun yeni kitap değil, okunmuşunu aradığının ortaya çıkmasıyla başarısızlıkla sonuçlanıyor. Filmin başka bir sahnesinde ise, kitapsever kahramanımız Ada’yı İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı okurken görürüz. Ama nedense bütün bu göndermeler filmde birer yama gibi durur...

Yaşamın Kıyısında (Auf der anderen Seite, Fatih Akın, 2007) 

Kitaplar genellikle bir karakterden diğerine hediye/ödünç olarak verilir. Bu anlamda kitap, hem karakterler arasında hem de filmle izleyici arasında bir iletişim aracıdır. Bu tarz hediyelerden birine Yaşamın Kıyısında’da (Auf der anderen Seite, Fatih Akın, 2007) rastlarız. Nejat Aksu (Baki Davrak) babası Ali’ye (Tuncel Kurtiz) Selim Özdoğan’ın Demircinin Kızı romanını verir. Baba balık kızartmaktadır, Nejat romanı masanın üzerine koyar. 

Ali: “Konusu ne da, bu kitabın”

Nejat: “Uuf... Oku işte...”

Almanca yazılan ve Türkçeye de çevrilen kitap 1940’lardan günümüze bir göç hikayesi anlatır. Romanda, sinemanın da önemli bir rol oynadığını, demircinin kızının yaşamını dönüştüren bir işleve sahip olduğunu belirtelim (sinemanın özellikle kadınlar üzerindeki olumsuz etkisi Türk romanının da sevdiği temalardan biridir). Akın, bu sahne aracılığıyla Temmuzda romanını sinemaya uyarladığı yazara içten bir selam gönderir.



Reha Erdem’in Beş Vakit’inde (2006) ise, genç öğretmen çalışkan öğrencisi Yıldız’a Çalıkuşu’nu (Reşat Nuri Güntekin) hediye eder. Yıldız bu klasiği büyük bir iştahla okur. Geç saatlere kadar okumayı sürdüğü için de, Freudyen bir ilksel sahne ile yüzyüze gelir.

Son dönemde kitapların dönüştürücü rol oynadığı filmlerden biri de Bahoz’dur (Fırtına, Kazım Öz, 2008). Filmin kahramanlarından Cemal, kaldığı yurdun ranzasında sosyalist literatürün Türkçedeki klasiklerini okur, bir yandan büyük kentte yüzyüze geldiği Kürt kimliğini anlamlandırmaya çalışır. Sahnede, Cemal’i farklı zaman dilimlerinde kitap okurken izleriz.


Sonbahar (Özcan Alper, 2008) belki de son dönemin edebiyatla en çok içli dışlı olan filmi. Bunda hiç kuşkusuz yönetmenin özellikle Rus edebiyatına olan düşkünlüğünün payı büyük. Yuri Trifonov’un Sabırsızlık Zamanı’ndan esinle çizdiğini belirttiği karakterlerini ilkin bir kitapçıda karşı karşıya getirir, Özcan Alper. Rus romanı arayan Eka (Megi Kobaladze) girdiği kitapçıda Yusuf’un (Onur Saylak) elindeki kitabı alır. Kahramanlarımız daha sonra ayrı mekanlarda Vanya Dayı’nın sinema uyarlamasını izleyeceklerdir.

Not: Sevgili okurlar, aklınıza gelen benzer sahneleri “yorum” bölümüne girerek ekleyebilirseniz çok sevinirim.

14 Ocak 2009 Çarşamba

haftanın alınıtısı

Fotoğraf: Muammer Yanmaz

Aidiyet duygusu bende çok kuvvetlidir ve aitliği bir şekilde tartışırım hep. Toplumumuzda bunu büyük bir eksiklik olarak görürüm; toplumumuz içindeki birçok sorunu bu duyguyu çok paylaşamadığımız için, paylaşmaktan kaçındığımız için çözemediğimize dair de bir inancım var. Daha korkuyla beslenen, daha paranoyak ilişkiler kuran, bu anlamda soyut kavramlarla hâlâ mücadele eden bir toplum olma nedenlerimizden biri, bir sebeple bu duyguyu hakikaten çok yüksek sesle ve çok saf, açık seçik paylaşmamız olmamız.

(...)

Niye aidiyet duygumuzu paylaşamıyoruz? Çünkü unutmaya çalışıyoruz, belleğimizi yok etmeye, taşımamaya çalışıyoruz. Yok edici bir zihniyete sahibiz, çünkü öbür tarafla barışmıyoruz, aidiyetle ilgili olan tarafla da barışmak istemiyoruz. Aslında neredeyse – bu kadar büyük bir şey söylemek istemiyorum ama – Alzheimer olmuş bir toplum gibiyiz. Alzheimer nasıl bir hastalık? Alzheimer unutma hastalığı değil; kayıt yapmama hastalığı. Eğer Alzheimer’sam ben, kayıt yapamadığım için konuşmuş olduğumu unutuyorum, ama 5 yaşındaki halimi hatırlayabiliyorum halüsinatif bir şekilde. Kayıt yapmayan bir toplumuz. Niye kayıt yapmıyoruz? Çünkü bugünün bile, dünün dahi kaydını yapmamışız; dünle barışmadığımız için, dünden başlamışız kayıt yapmamaya. Kayıt yapmadan da gidiyoruz, barışmıyoruz bir türlü. Dolayısıyla aidiyet duygusu ve bellek kavramları zaten birlikte hareket eden kavramlar. 

Yeşim Ustaoğlu, söyleşi: Senem Aytaç ve Fırat Yücel, Altyazı 80 (Ocak 2009), s. 36-37.

enformasyon ve özel mülkiyet

Geçtiğimiz ay dijital sinema konusunu tartışırken, filmlerin dijital yoldan kopyalanıp dağıtılmasına daha sonra değineceğimizi belirtmiştik. Dilerseniz önce VCD’den başlayalım. Kolaylıkla kopyalanıp çoğaltılabildiği için yapım ve dağıtım firmalarının yakınır göründüğü bu format, bizzat Sony gibi büyük şirketlerce tanıtılıp pazarlandı. ABD ve Avrupa’da bilinmeyen VCD formatı, özellikle Orta ve Uzakdoğu’da yaygınlık kazandı. Yakınlarda ise, aşamalı olarak yerini DVD’ye bırakmaya başladı. Tam bu sırada, gelişmiş ülkeler için BluRay adı verilen format son teknolojik yenilik olarak piyasaya sürüldü.

Özet olarak verdiğimiz bu gelişmelerden çıkarılacak ilk sonuç, müzik ve görüntü piyasasını denetim altında tutan büyük şirketlerin bölgeler arasında bir teknolojik işbölümü öngördükleri, bu sayede eski ve yeni teknolojileri birarada pazarladıkları. Ancak esas şaşırtıcı olan, böylesine sistemli bir strateji izleyen şirketlerin, her türlü dijital verinin kendi denetimleri dışında kopyalanmasına duydukları tepki.

Biraz daha açmaya çalışalım... Günümüzde, tarımdan kimyaya, sanayiiden kültüre pek çok alanda fikri mülkiyet ve telif haklarından söz edilmeye başlandı. Üretimin ve dağtımın denetimini ellerinde bulundurmak isteyen bir avuç tekel, telif hakları üzerinden ekonomik ve politik bir savaş yürütüyor. ‘Korsan’ ve ‘fikri mülkiyet’ gibi sözcükler ise, bu savaşımın söylemsel çerçevesini oluşturan ‘tarafsız’ sayılamayacak kavramlar. Yazar Lawrence Lessig’in de belirttiği gibi fikri mülkiyet, “patent, telif hakkı ya da ticari marka anlamına gelmiyor”. Fikri mülkiyetin esas amacı, daha önce müzakere konusu olan patent vb. hakların özel mülkiyet kapsamına dönüştürülmesidir.

Bu çerçeveden bakıldığında özel mülkiyetin üç aşamasından söz edebiliriz: Tarım ekonomisinin geçerli olduğu birinci dönemde özel mülkiyetin başlıca konusunu toprak oluştururken, imalata dayalı meta ekonomisinde onun yerini sermaye almıştır. İçinde bulunduğumuz üçüncü dönemde ise, fikri mülkiyetin giderek tekelleşmeye başlamasıyla özel mülkiyetin esas konusu enformasyon olmuştur (McKenzie Wark, Hacker Manifestosu).

Tabi, burada esas sorun mülkiyete konu olan enformasyonun, belirli bir nesneyle ilişkilendirilemeyecek derecede soyut olması. Bu da onu giderek daha çok tartışmalı hale getiriyor. Örneğin, okuduğunuz bu makale aynı zamanda Taraf’ın internet sitesinde yayınlanıyor. Dileyen yazıyı buradan okuyor, kopyalıyor, kaynak göstererek kendi sitesinde alıntılıyor. Buna karşın, metin benim bilgisayarımda durmaya devam ediyor. Bir diğer deyişle, benim bu yazının telif sahibi olmam, sizi enformasyondan yoksun kılmıyor. Oysa, sizin yazıyı her okuduğunuz ya da alıntıladığınız sefer için belirli bir ücret talep etmeye kalkışsaydık, sanırım içinden çıkılamaz bir durumla karşı karşıya kalabilirdik.

Buradan, dijital olarak kopyalanabilen her şey serbestçe paylaşılsın dağıtılsın gibi bir sonuca varmak değil niyetimiz. Eğer öyle olsaydı, her alanda yaratıcı üretim ciddi bir sekteye uğrardı. Ancak, vurgulamak istediğimiz nokta, özellikle kültürel alanda uygulanmaya çalışılan mülkiyet ve dağıtım stratejilerinin enformasyonun bu soyut niteleğini gözönünde bulundurması gerektiği. Aşırı kâr arzusunun nasıl ağır kayıplara yol açabileceğini gösteren son ekonomik kriz belki bu anlamda bir uyarıcı olabilir.

Enformasyonun özel mülkiyete konu olmasıyla ilgili yaşanan temel çelişkiyi şöyle özetleyebiliriz. Bilindiği gibi, iktisat bilimi özel mülkiyeti ‘kıt kaynakların’ kullanımıyla ilgili bir kavram olarak tanımlıyor. Oysa, enformasyon hiç de tükenebilecek kıt bir kaynak olarak değerlendirilemez. Bu nedenle, enformasyonun özel mülkiyetin alanına hapsedilmeye çalışılması kapitalist sistemin önemli çelişkilerinden birini oluşturuyor.

Bütün bunlara karşın, Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü, Uluslararası Fikri Mülkiyet Birliği gibi kuruluşlar,  Dünya Ticaret Örgütü ve AB gibi ulusötesi yapıların desteğini arkalarına alarak, fikri mülkiyet konusunda ağırlıklı olarak tekellerin çıkarlarını korumaya yönelik bir politika geliştirdiler. Ve bunu hükümetler aracılığıyla bütün ülkelerde geçerli kılmaya çalışıyorlar. Geçerli kılınmaya çalışılan yasalara bir de bu gözle bakmakta yarar var.

Öyleyse, tartışmaya burada ara verip, kültürel alandaki fikri mülkiyetin durumuna ve yola çıkış noktamız olan dijital sinema konusuna önümüzdeki hafta devam edelim.

(Taraf gazetesinde 9.01.2009'da yayınlanmıştır)

izleme önerileri

Isabella Rossellini’nin Yeşil Porno’su geçen yılki Sundance Film Festivali’nin en çok ses getiren işlerinden biriydi. Kısa bir süre sonra internet yayınlanmaya başladı. Ancak, uzunca bir zaman ABD dışından erişmek mümkün olmuyordu. Şimdi YouTube vb. engeline takılmadan keyifle izlenebilir. Bu çarpıcı başlığın altındaki içeriği merak ediyorsunuz. Kısaca farklı türdeki böceklerin cinsel yaşamı diyelim. Ancak, bir doğa belgeseli beklemeyin, zira bütün canlıları garip kostümler giyen Isabella Rossellini canlandırıyor. 

her telden

sinema ve mahalle baskısı 

Belki siz de benim gibi hayretle izliyorsunuzdur, “kimin mahallesinde daha çok baskı var?” tartışmalarını. “Bak gördün mü, sen öyle baskı yaptığın için bunlar da sana baskı yapıyor”, ya da “ama senin baskın onunkinden daha fazla” yorumları insanı çileden çıkarıyor. Bu baskı dedektörleri ve hakemlerine ne yazık ki bizim gibi her mahallede yabancı olanlar arasında da rastlanıyor. Ulus-devletçe (buna özneleri de dahil ediyorum) her baskının tiryakisi olmuşken, böyle bir tavır pek de fayda sağlamıyor.

Neyi kastettiği anlamış, şimdi buradan sinemaya nasıl bağlayacak diye düşünüyor olmalısınız. Evet, itiraf ediyorum, aktaracaklarımın kullanıldıkça içi boşalan bu kavramla hiçbir alakası yok. Ancak, yine de değerli bir yorumcu çıkar da bunları mahalle baskısıyla ilişkilendirmeye ve beni de mahallelerden birine dahil etmeye çalışırsa, ironiyle etkisiz kılabilirim diye düşündüm. Ha bir de, bu sayfalara soran gözlerle bakan bir kaç okuyucu tavlarım belki diye kullandım bu başlığı.

Geçen hafta Türkçe basında da yer alan Reuters kaynaklı bir haberden söz etmek istiyordum. Suudi Arabistan’da 30 yıl aradan sonra, ilk kez sinemalarda film gösterimi yapılmış. Gösterime giren yerli komedi Menahi izleycilerden yoğun ilgi görmüş. Üstelik de filmin Cidde ve Taif de yapılan galasını erkek ve kadın konuklar birarada izlemiş. Tabi, bazı yetkililer rahatsızlık duymuş. Faziletin Yayılması ve Ahlaksızlığın Önlenmesi Komisyonu’nun Başkanı Şeyh İbraim el Geyt “Sinema yasaktır. Çünkü şerdir ve bizim şerre ihtiyacımız yoktur, zaten ortalıkta yeterince şer vardır” buyurmuş.

Suudi Arabistan’da 1970’lerde az sayıda olan sinema salonları, yerli film sektörünün dinsel baskılar nedeniyle çökmesi üzerine kapanmış. Sinemaseverler, sinemada film izleme keyfini yaşamak için Bahreyn gibi komşu ülkelere seyahat ediyormuş.

Oysa bugünlerde, internet aracılığıyla paylaşım ve cep telefonu gibi mecralarda görüntü izleme olanağıyla sıkça ‘sinemanın ölümünden’ söz eder olduk. O zaman, bu durumu Türkiye’nin aralarında bulunduğu çeşitli ülkelerdeki izleyici artışı ile birlikte bir canlanma olarak mı değerlendireceğiz, yoksa ehil ellerce kılınan bir cenaze namazı mı? 

2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Jonah (Alain Tanner, 1976)

33 yaşına basacak olan Yunus

İsviçreli yönetmen Alain Tanner bu yıl 80 yaşına basıyor. Bu çerçevede, Tanner’in uzun ve başarılı meslek yaşamını kutlamayı amaçlayan Fransız Sinematek’i Şubat ayında kadar sürecek bir retrospektif düzenliyor.

Öte yandan, 1976’da, 68’e dair umutların yıkıldığı bir ortamda dünyaya gelen Yunus/Jonah ise 33 yaşında olacak. Yunus, Tanner’in senaryosunu John Berger ile birlikte kaleme aldığı filmi 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Jonah’daki çiftin çocuğudur. Acaba, umutların karaltıldığı bu dünyada, nasıl bir yaşam sürecektir? Berger ve Tanner, filmin adı aracılığıyla bir kehanette bulunmak isterler. Yunus’un mutlu olacağı daha güzel bir dünya hayali:  “Tarihin balinası 2000 yılında 25 yaşına basacak olan Yunus’u midesinden çıkartacak. Yunus’u pislikten kurtarmak için 2000 yılına kadar vaktimiz var”.

Tanner, 2000’lere girerken, Yunus’un 25 yaşındaki halini gösteren bir devam filmi çekti. Bu iyimser senaryoda, Yunus sinema okuyordu ve siyah bir kız arkadaşı vardı. Oysa, Yunus’u pislikten kurtaramadığımız gibi, 33 yaşında küresel kapitalizmin en ciddi krizlerinden birinin içine attık. Tanner retrospektifine gidemeyecek olduğumuza göre, filmin senaryosunun Nigar Çapan’ın elinden çıkma çevirisini (Metis Yayınları) şiddetle öneririz.   

Jean-Luc Godard ile birlikte en çok tanınan İsviçre vatandaşlarından biri olan Tanner, çevirdiği 26 filmin yanısıra, sinema sektörüne farklı katkılarda bulunur. Bunların başında, başarıyla sonuçlanan kamunun sinemaya destek olması için sürdürdüğü kampanya gelir. Dört yılı aşkın zamandır film çekmeyen yönetmen, geçtiğimiz yıl sinemayla ilgili görüşlerini içeren Sine-karışımlar (Ciné-Mélanges) başlıklı bir kitap yayınlandı. Bu kitaptan bir tadımlıkla bitirelim: “Bir gazeteci özgeçmişime bakıp ne kadar çok çalıştığımı söyledi. Şaşırarak yanıtladım: ‘Tam tersine, hayatımda hiçbir şey yapmamış gibi hissediyorum”.

Haftanın sözü:

“Yönetmenlik bir meslek değildir (...) Öğrenilemez. Günün birinde neden olduğunu anlayamadan yakalandığınız bir hastalık gibidir. Üstelik çaresi de yoktur .”

Alain Tanner

(Taraf gazetesinde 2.01.2009'da yayınlanmıştır)

2008'e bakış

Bu meslekte adettendir, yılın son yazısı genellikle geride kalan yılın değerlendirmesine ayrılır. Taraf’ta bir yılı aşkın zamanı geride bırakırken biz de geleneği bozmayalım, 2008’de sinema alanında neler olmuş saptamaya çalışalım.

Öncelikle bardağın dolu tarafından bakalım: Son yıllarda artan izleyici sayısı 1990’dan bu yana en yüksek seviyesine ulaştı. Haftalık Antrak Sinema Gazetesi’nin 4 Ocak – 21 Aralık 2008 arasını kapsayan verilerine göre, satılan toplam sinema bileti 36 milyonu buldu. Sinemanın 1990’larda içinde bulunduğu ciddi krizle karşılaştırıldığında bu hiç kuşkusuz önemli bir ilerleme, ancak Türk sinemasının 1960 ve 70’lerdeki altın yıllarıyla karşılaştırıldığında sinema kültürünün ne derece gerilediğinin de bir işareti. Örneğin 1970 yılı verilerine göre, yıllık izleyici sayısı bugünkünün yedi katı civarındaydı (247 milyon).

Bir diğer sevindirici gelişme de, yerli yapımların sayısında ve izleyici payındaki artış. Bu yıl 50’yi aşkın yerli film gösterime girerken, en çok izlenen ilk on filmin tamamı yerli yapımlardan oluştu. İzleyicilerin % 60’a yakını Türk filmlerini tercih etti. Yalnızca ilk on filmin izleyici sayısı (17 milyon) toplamın yarısına yakın. Yerli film izleyicilerinin oranı açısından bakıldığında, Türkiye’nin istisnai bir konumda olduğunu, dünya sıralamasında İran, ABD, ve Hindistan gibi ülkelerin ardından üst sıralarda yer aldığını belirtmeliyiz. Bu çerçevede, küresel çaptaki Hollywood egemenliğinden bir ölçüde sıyrıldığımız düşüncesiyle teselli bulabiliriz. Öte yandan, çok izlenenler arasında yer alan yerli yapımlara baklıldığında, bunların kullandıkları klişeler açısından Hollywood filmlerinden çok da farklı olmadıkları görülüyor.

Bu tabloyu büyük bir başarı ve rekor olarak değerlendirenler çoğunlukta. Ancak, sinemanın kültürünün genel düzeyini belirleyebilmek için başka rakamlara da bakarak, karşılaştırma yapmakta yarar var. İlk olarak, satılan biletlerin nüfusa oranına bakalım. Türkiye’de bir yılda kişi başına satılan bilet sayısı 0,5’i bulurken, ABD’de kişi başına bilet sayısı 4,6. Avrupa’da ise bu oran 2,9 (Fransa) ile 1,5 (Almanya) arasında değişiyor. Bir diğer deyişle, Türkiye’de nüfusa oranla sinemaya gidenlerin sayısı Avrupa ortalamasının dörtte biri düzeyinde.

Sinema kültürü açısından önemli bir diğer gösterge de, çeşitlilikle ilgili. Türkiye’de bir yıl içerisinde gösterime giren film sayısı yıllardır 200-250 arasında değişiyor. Bu hafta gösterime girecek filmlerle birlikte 2008’de gösterilen film sayısı 260’ın üzerinde. Bunun anlamı, haftada ortalama beş yeni filmin gösterime girdiği. Avrupa’da bu oran ülkelerin nüfusuna göre değişiyor. Örneğin, Birleşik Krallık’ta 2007’de gösterime giren filmlerin sayısı 500’ün üzerinde. İzleyici sayısına bağlı olarak gösterilen film sayısının da çeşitlilik gösterdiği karşıladığı söylenebilir. Farklı izleyici kesimlerinin beklentilerine karşılanması Avrupa’da önem verilen konuların başında yer alıyor. Ancak, gişe geliri açısından bakıldığında, bütün ülkelerde gelir pastasının önemli bir bölümünü az sayıdaki popüler yapımın topladığını biliyoruz.

Bir de sinemalar açısından duruma bakalım. Alışveriş merkezleriyle birlikte sinema salonlarının sayısının da arttığı gözleniyor. Bu nedenle, kesin bir rakam vermek zor olamkla birlikte, yine Antrakt’ın tahminlerine göre 450 komplekste 1,500’e yakın sinema salonu bulunuyor. Bu salonlardaki dijital projeksiyon makinalarının sayısının da artmakta olduğunu kaydetmek gerek. Mevcut izleyici sayısıyla sinema salonu miktarının şimdiden bir doygunluğa ulaştığı söylenebilir. Öte yandan, şehir merkezinde yer alan az salonlu sinemalar da birer birer kapanmaya devam ediyor. Sinema giderek alışveriş merkezlerini ziyaret eden belirli bir kesimin eğlencesi durumuna geliyor. Bu gelişme şimdiye kadar kârların artmasına neden olsa da, uzun vadede ters sonuçlar verebilir.

Değerlendirme yapmak için verilerin henüz yetersiz olduğu DVD piyasasına önümüzdeki hafta değinmek üzere, son olarak geleceğe ilişkin bazı önerilerde bulunalım. Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle sinema yapımlarının olumlu bir gelişme çizgisi izlediği söylenebilir. Ancak, bu gelişimin sürdürülmesi, yalnızca sinema salonlarında değil diğer mecralarda da izleyici sayısının arttırılmasına bağlı. Bunun için de, sinema salonlarından, DVD ve benzeri teknolojilerin gelişimine bir çok etkenin gözönünde bulundurulması gerekli. Hiç kuşkusuz hedef, aynı filmleri izleyen homojen bir izleyici kitlesi yaratmaktan çok, farklı beğenilere yanıt vererek pastayı büyütmeyi çalışmak olmalı. Birinci stratejiyi izleyen televizyon kanallarının bütün dünyada karşı karşıya bulundukları kriz, sinema sektörü için de uyarıcı olmalı.

(Taraf gazetesinde 26.01.2008'de yayınlanmıştır)