16 Ocak 2009 Cuma

DVD ve "korsan"

Film piyasasında dengeler değişiyor. Bir süredir bu sektörden elde edilen gelirin pastası farklı biçimlerde dağılıyor. Yakın zamana kadar, sektörün gelirinin ağırlıklı bir bölümü sinema salonlarındaki gösterimlerden gelirken, artık DVD ve diğer dijital dağıtım yöntemleri ana gelir kaynağını oluşturuyor. Küresel düzeyde sinema sektörünün egemeni ABD’den örnek verecek olursak, 1980’de toplam gelirin % 53’ünü oluşturan gişe gelirleri, bugün % 15’e kadar geriledi. Öte yandan, geçmişte sözü bile edilmeyen DVD satış ve kiralama gelirleri % 50’lere ulaştı. ABD’de bugün, sinema sektörünün gelirlerinin % 85’ini televizyon ya da DVD aracılığıyla küçük ekran aracılığıyla yapılan gösterimleri oluşturuyor. Yalnızca DVD satışından elde edilen gelir sinema gösterimlerinin 3,5 katı düzeyinde.

Peki ya Türkiye’deki durum nedir diye soracak olursanız, ne yazık ki sağlıklı bir yanıt edinme olanağınız yok. Bunun nedeni, DVD satışlarıyla ilgili veri yayınlayan bir kurumun olmayışı. DVD satışı için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca verilen bandrollerin toplam miktarı dahi henüz yeterli altyapı oluşmadığı için belirlenemiyor. Ancak, DVD gelirlerinin, 2008’de 30 Milyon YTL’ye varan gişe kârının (toplam bilet satışının onda biri olarak hesaplanmıştır) üstünde olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Gelelim esas konumuz olan ‘yasal olmayan’ yollarla kopyalanan DVD’lere, yani ‘korsan’a. Geçen hafta eleştirmeye çalıştığımız fikri mülkiyet konusundaki egemen söylem, bu alanda yaygın bir hak ihlali olduğu ve bu nedenle sinemacıların önemli kayıpları olduğunu belirtiyor. Bu söylemin yaygınlaştırması konusunda en etkin kurumlardan biri de, ABD hükümetinin Ticaret Temsilciliği. Temsilcilik, her yıl yayınladığı 301 başlıklı raporda (Türkiye’deki çağrışımları manidar!), ABD’nin ticaret yaptığı ülkeleri fikri mülkiyet açısından değerlendiriliyor. Raporda, fikri mülkiyet açısından ele alınan ülkeler üç ayrı kategoride değerlendiriliyor. Buna göre, en çok sorun yaşanan ülkeler ‘öncelikli izleme listesi’nde değerlendirilirken, kısmi sorunlar bulunan ülkeler ‘izleme listesi’ne dahil ediliyor. Son grupta ise ‘gözlem listesi’ yer alıyor. 1992 ve 2007 yılları arasında, raporun öncelikli izleme listesinde yer alan Türkiye’nin statüsü geçtiğimiz yıl daha az sorunlu izleme listesine indirildi. Raporda, yasal düzenlemelerin ve sürdürülen etkin mücadelenin bu kararın alınmasında rol oynadığı belirtiliyor.

Raporun amacının bu alanda ABD’nin ticari rekabet açısından sorun yaşadığı Rusya ve Çin gibi ülkelere aba altından sopa göstermek olduğunu söyleyebiliriz. Kopyalanmış DVD ve CD’lerin her türlü kamusal alanda serbestçe satıldığı Yunanistan’ın sorunlu ülkeler listesinde yer almayışı bu yargıyı pekiştiriyor. Benzer bir söylemi sürdüren kurumlardan biri ABD Filmciler Birliği (MPA). MPA Türkiye’de 1987’de kurduğu AMPEC adlı şirketle ‘korsanla mücadele’ yürütüyor.

Fikri mülkiyet alanındaki egemen söylemin aksine, sinema sektöründe gerek gişe gerekse DVD satışından elde edilen gelirler istikrarlı bir şekilde yükseliyor. Bir diğer deyişle, şirketlerin kâr oranları artıyor. Ayrıca, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda yapılan değişikliklerle ‘yasadışı kopyalama’ konusunda geniş kapsamlı bir mücadele sürdürülüyor.

Elbette amacımız, ‘film korsanlığını’ masum göstermek ya da hegemonyaya karşı girişilen romantik bir gerilla savaşı olarak tarif etmek değil. Mafya benzeri bir örgütlenmeye sahip bu sektörde, tepedeki birilerinin haksız kazanç ettiği herkesin bildiği bir gerçek. Ancak, timsah gözyaşları döken büyük şirketlerin ve onları sözcüsü uluslararası kuruluşların çuvaldızı biraz da kendilerine batırmaları ve nerede yanlış yaptıklarını sorgulamaları gerekiyor. İşte böyle bir sorgulamaya başlangıç olması dileğiyle sektörle ilgili başlıca eleştirilerimizi maddeler halinde sıralayalım:

l   En yaygın eleştirilerin başında DVD fiyatlarının yüksek oluşu geliyor. Bırakın Türkiye’deki alımgücünü, bazı DVD’leri kargo parası vererek yurtdışından getirmek bile daha avantajlı olabiliyor. Oysa rasyonel bir fiyat stratejisiyle daha çok DVD satmak mümkün. Örneğin, Gelibolu filmi 6,99 TL fiyattan 3 günde 140,000 adet sattı.

l   Ürünlerin niteliksizliği: Türkiye’de yasal olarak satışa sunulan DVD’lerden bir çoğu yurtdışındaki kopyalarda bulunabilen ekstra özellikleri içermiyor. Bunun nedeni, çeviri ve altyazı zahmetinden kaçınmak olabilir. Kimi zaman bu sorunlara Türkçe çevirinin niteliksizliği de ekleniyor.

l   Çeşitlilik: DVD şirketleri, popüler filmler yayınlama konusunda gösterdikleri istikrarı, klasikler ya da bağımsız yapımlardan esirgiyor. Bu nedenle, DVD piyasası dünya film pazarındaki çeşitliliği yansıtmanın çok uzağında. Yurttaş Kane’in DVD kopyasına ancak geçtiğimiz ay içinde kavuşan Türkiye’deki sinemaseverler, diğer klasikler için ne kadar zaman bekleyecek? Ya da bütün dünyanın ilgiyle izlediği Alejandro Jodorowsky, Wong Kar-Wai gibi yönetmenlerin filmlerini yurtdışından ya da paylaşım gibi alternatif yollardan mı edinmek gerekecek?

DVD korsanlığına ilişkin koparılan yaygara bir ölçüde VHS gösterici ve kaydedicilerin çıktığı yakın geçmişi anımsatıyor. O dönemde Amerikan Filmciler Birliği’nin başında bulunan Jack Valenti, “kıyametin yaklaştığını” ilan etmiş, sinemacılar VHS’nin piyasadan çekilmesi için girişimlerde bulunmuştu. Kısa bir süre sonra ise, sinemacılar bu yeni teknolojiden yararlanmanın yollarını keşfederek, gelişmeyi kendi lehlerine çevirdiler. Şimdi de aynı şeyi DVD için beklemek gerekiyor.

(Taraf gazetesinde 16.01.2009'da yayınlanmıştır) 

1 yorum:

canarino giallo dedi ki...

insanlar ailecek sinemaya gidip 40 vereceğime 3 DVD(korsanda sayı10-20ye çıkar) alırım istediğim zaman istediğimi izlerim zihniyetinde
evde sinema zevki bir başka ama onuda inkar etmemek lazım