15 Ocak 2009 Perşembe

kitapsız yeşilçamdan okuyan karaktere

 Genç öğretmen kitap okurken öğrencisi onu izliyor. Beş Vakit (Reha Erdem, 2006)

Bugünlerde sinemamızda bir şeyler oluyor. Hayır, sayıları giderek artan yerli filmlerden,  yükselen gişe payından ya da kazanılan ödüllerden söz etmiyorum. Değinmek istediğim, film karakterlerine dair bir özellik: kitabın sinemada giderek görünür hale gelmesine ilişkin. Bu durumu, kitaplar aracılığıyla mesaj vermek olarak da niteleyebiliriz. Ancak, son dönem Türk sinemasında sinema ve kitaplar arasındaki ilişkiyi tartışmaya başlamadan, sinema tarihinde biraz gerilere gidelim. Sinema ve kitap tutkusunun yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu Yeni Dalga sinemasına bakalım.  

Jean-Pierre Léaud, Le Pére Noël a les yeux bleus (Jean Eustache, 1967)  

My Life to Live (Jean-Luc Godard, 1962)

Cahiers du cinema dergisi çevresinde bir araya gelen genç kuşak sinemacılar, bir önceki kuşaktan farklı olarak edebiyat yerine sinemaya yönelir. Dergide sürdürdükleri film eleştirisiyle yetinmeyerek, film çekmeye başlarlar. Ancak, bu gençler edebiyata karşı da kayıtsız değildir. En başta iyi birer okuyucudurlar, özellikle de romanlara düşkündürler.

Aralarında Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer’in de bulunduğu grubun en sevdiği yazarların başında Honoré de Balzac gelir. 400 Darbe filmin kahramanı genç Antoine Doinel, İnsanlık Güldürüsü’nün (Comédie humaine) yazarına olan hayranlığını odasını ateşe vererek gösterir. Küçük askerin (Le petit soldat, Jean-Luc Godard, 1963) başucu kitabı ise Malraux'nun İnsanlık Durumu'dur.



Le petit soldat (Jean-Luc Godard, 1963)

Jean Douchet’in akımı ele alan eşsiz kitabında da (French New Wave. Trans. Robert Bonnono. D.A.P. Distributed Art Publishers Inc.) belirttiği gibi, Yeni Dalgacılar sinemayı hiçbir zaman edebiyatın yerini alacak bir anlatım aracı olarak değerlendirmediler. Tam tersine, edebiyat bir yerde sinemaya olan tutkularını da körükledi. Bu genç sinemacıların çoğu, doğru düzgün sinemaların bile bulunmadığı küçük yerleşim birimlerinde yaşıyordu. Popüler filmlerin dışındaki örnekleri izleme şansları oldukça sınırlıydı. İşte bu koşullar altında, kendi beğeni ve yargılarını oluşturmaya çalışıyorlardı. Bunun içinde okuyacakları kitaplar dışında ellerinde fazla bir şey yoktu (insan aklına, Özcan Alper’in söyleşilerde Hopa’daki yaşamına ilişkin söyledikleri geliyor). Yeni Dalgacıların, mettre-en-scene’den (esnaf yönetmen) ayırt etmek için kullandıkları auteur (yaratıcı yönetmen) kavramının da, edebiyattaki yazarın karşılığı olması belki de boşuna değildir. Yeni Dalga filmlerinde, kötüler de dahil herkes kitap okur. Kitap okumanın belirli bir mekanı da yoktur; yatakta, küvette ve hatta sinema da kitap okunur.



Jean-Paul Belmondo, Pierrot le fou (Jean-Luc Godard, 1965)

Peki aynı dönemde, Türkiye’deki popüler sinemada durum nedir. Giovanni Scognamillo durumu şu sözlerle özetliyor:

Yeşilçam dönemi filmlerde gazete okunuyor, gazeteler görünüyor, gerçi dergi azınlıkta ama… Buna karşın iç mekanlarda, burası ister kahraman emekçinin mütavazi evi, ister zengin fabrikatörün köşkü olsun, kitaplar, kitaplıklar pek görünmez, yoktur. Kütüphaneler de keza. Merak eden bir on kadar film seçsin ve bir envanter yapsın. Bulamaz… 

(söyleşi: Emel Armutçu, Bir Levanten Şövalye: Giovanni Scognamillo Kitabı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008, s. 306)

Böylesi envanter hiç kuşkusuz anlamlı olurdu. Bu tür bir çalışmaya girmek yerine, ben belleğimde kalanlarla yetineceğim. Son Kuşlar (Erdoğan Tokatlı, 1965) filminde Selma Güneri’nin bir kitapçı vitrinine baktığını ve kitap aldığını anımsıyorum. Ancak, örneklerin sayısı sınırlı olsa gerek. 1970’lerden anımsadığım bir diğer önemli sahne ise, genç Civan Canova’ya kitap vererek ‘bilinç aşılamaya’ çalıştığı Yılmaz Güney’in Arkadaş’ı (1974). Türk sinemasının kitapla tanışması ise, 1980’lerde gerçekleşti diyebiliriz. Bu dönemin filmlerinin kahramanları aynı zamanda kitap ve senaryo yazarlar ya da bu sürecin sıkıntısını taşırlar. 

Gelelim, esas konumuz olan son dönem Türk sinemasına... En güncel ve popüler örneğimiz hiç kuşkusuz Issız Adam (Çağan Irmak, 2008). Filmde, kitabın rolü önemli, zira filmin kahramanı Alper, Ada ile bir eski kitap ve efemera satıcısında karşılaşıyor. Alper plaklara bakarken dükkana giren Ada, Thomas Hardy’nin Çılgın Kalabalıktan Uzakta’sını soruyor. Olumsuz yanıt alınca dükkandan ayrılıyor. Ada’nın peşine düşen Alper, onunla iletişim kurma aracı olarak, girdiği bir kitapçıdan adını bir türlü hatırlayamadığı kitabı alıyor. Ada’ya yakınlaşma çabaları, onun yeni kitap değil, okunmuşunu aradığının ortaya çıkmasıyla başarısızlıkla sonuçlanıyor. Filmin başka bir sahnesinde ise, kitapsever kahramanımız Ada’yı İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı okurken görürüz. Ama nedense bütün bu göndermeler filmde birer yama gibi durur...

Yaşamın Kıyısında (Auf der anderen Seite, Fatih Akın, 2007) 

Kitaplar genellikle bir karakterden diğerine hediye/ödünç olarak verilir. Bu anlamda kitap, hem karakterler arasında hem de filmle izleyici arasında bir iletişim aracıdır. Bu tarz hediyelerden birine Yaşamın Kıyısında’da (Auf der anderen Seite, Fatih Akın, 2007) rastlarız. Nejat Aksu (Baki Davrak) babası Ali’ye (Tuncel Kurtiz) Selim Özdoğan’ın Demircinin Kızı romanını verir. Baba balık kızartmaktadır, Nejat romanı masanın üzerine koyar. 

Ali: “Konusu ne da, bu kitabın”

Nejat: “Uuf... Oku işte...”

Almanca yazılan ve Türkçeye de çevrilen kitap 1940’lardan günümüze bir göç hikayesi anlatır. Romanda, sinemanın da önemli bir rol oynadığını, demircinin kızının yaşamını dönüştüren bir işleve sahip olduğunu belirtelim (sinemanın özellikle kadınlar üzerindeki olumsuz etkisi Türk romanının da sevdiği temalardan biridir). Akın, bu sahne aracılığıyla Temmuzda romanını sinemaya uyarladığı yazara içten bir selam gönderir.



Reha Erdem’in Beş Vakit’inde (2006) ise, genç öğretmen çalışkan öğrencisi Yıldız’a Çalıkuşu’nu (Reşat Nuri Güntekin) hediye eder. Yıldız bu klasiği büyük bir iştahla okur. Geç saatlere kadar okumayı sürdüğü için de, Freudyen bir ilksel sahne ile yüzyüze gelir.

Son dönemde kitapların dönüştürücü rol oynadığı filmlerden biri de Bahoz’dur (Fırtına, Kazım Öz, 2008). Filmin kahramanlarından Cemal, kaldığı yurdun ranzasında sosyalist literatürün Türkçedeki klasiklerini okur, bir yandan büyük kentte yüzyüze geldiği Kürt kimliğini anlamlandırmaya çalışır. Sahnede, Cemal’i farklı zaman dilimlerinde kitap okurken izleriz.


Sonbahar (Özcan Alper, 2008) belki de son dönemin edebiyatla en çok içli dışlı olan filmi. Bunda hiç kuşkusuz yönetmenin özellikle Rus edebiyatına olan düşkünlüğünün payı büyük. Yuri Trifonov’un Sabırsızlık Zamanı’ndan esinle çizdiğini belirttiği karakterlerini ilkin bir kitapçıda karşı karşıya getirir, Özcan Alper. Rus romanı arayan Eka (Megi Kobaladze) girdiği kitapçıda Yusuf’un (Onur Saylak) elindeki kitabı alır. Kahramanlarımız daha sonra ayrı mekanlarda Vanya Dayı’nın sinema uyarlamasını izleyeceklerdir.

Not: Sevgili okurlar, aklınıza gelen benzer sahneleri “yorum” bölümüne girerek ekleyebilirseniz çok sevinirim.

5 yorum:

adsoy dedi ki...

iklimler'in ilk sahnesinde böyle bir kitap okuma bölümü vardı. sahilde güneşlenirlerken...

Gül Yaşartürk dedi ki...

11'e 10 Kala'da bolca kitap var ama aklımda kaldığı kadarıyla kimse o kitapları okumuyordu. Gönül Yarası'nda da Nazım öğretmenin valizindeki kitaplara dikat çekilir ilk sahnelerde..kitap var ama okuyan yok belirttiğiniz gibi..

Ahmet Gürata dedi ki...

Bunlara bir de 'sahaf' karakterlerin olduğu Yumurta ve Uzak İhtimal'i de eklemek gerek.

gulyasarturk dedi ki...

çok doğru
aslında ciddi bir sahaf popülerliğinden söz etmek mümkün sanıyorum

Gül dedi ki...

ve Demirkubuz'un Suç ve Ceza'yı okuyan Seniha'sı ..