15 Eylül 2009 Salı

film bitmiyor

1929-30 yıllarında Osman İpekçi, Elhamra Sineması'nın müdürülüğünü yaparken. Resmin arkasına yer gösteren Beyaz Rus kadınların isimleri not edilmiş: Madam Regina, Valentin, Temmirs. Kaynak: Gökhan Akçura, Aile Boyu Sinema. İstanbul: YKY, 1995, s. 61.

Krista – Hep o üç harf için değil mi her şey? S-O-N.

Seyfi – SON. Herkes kalkıp gidiyor. Bazen film bitmiyor.

Hulki Aktunç, “Peri Sineması’ndaki üç yer göstericiden biri olan” Madam Krista ile aynı sinemada büfeci olarak işe başlayan Seyfi arasındaki ilişkiyi ele aldığı “Bir Yer Göstericinin Hayatı”nda, sinema kültüründeki değişimi etkileyici biçimde aktarır. “Filmlere Kapılıp Gitme Çağı”ndan nasıl olup da sinemaların kapandığı döneme geçilmiştir? Yıllar sonra, Seyfi yer göstericiliğe terfi etmiş, ikisi de yaşlanmış, ancak yer gösterecek insan kalmamıştır. Gelen üç beş kişi de diledikleri yere oturmaktadır. Yer göstericiler, “cemaatsiz kilisenin zangoçları”, “cemaatten korku içinde” kaçan “mescidin korkunç bevvapları”dır. Sonunda Krista ölür, Seyfi de ancak Şehzadebaşı’nda seks filmleri gösteren bir sinemada iş bulur...

Bugün, sinemanın bunalımlı yılları geride kalmış görünüyor. 1970 ve 80’li yıllarda hızla azalıp, 1990’ların başında 300’e inen sinema salonu sayısı, 1500’e yaklaşıyor. Alışveriş merkezleri ile çok-salonlu sinemalar da artıyor. Ancak, salonlar ve seyircilerle birlikte sinema kültürü de değişiyor. Bu yeni sinemalarda, yer göstericilere de giderek daha az rastlanıyor. Büfe, temizlik gibi bir çok hizmeti yerine getiren gençler, kapıda bilet kesmekle yetiniyor. Kalabalık seanslar dışında, izleyiciler kendi yerlerini kendileri buluyor.

***

Yer göstericilerin yer göstermeye devam ettikleri yakın dönemden iki anıyla devam edelim:

Şehir merkezindeki çok-salonlu sinemalardan birinde izliyoruz Yaşamın Kıyısında’yı (Fatih Akın)... Filmin sonunda, Nejat (Baki Davrak) ile birlikte oturmuş deniz kıyısında bekliyoruz. Öyle dalmışız ki, jenerik akıp gitmiş, ışıklar yanmış (yoksa, illa da jeneriğin sonuna kadar oturacağım diyen tiplerden değiliz). Salonda kalan tek izleyiciler biziz. Boş meşrubat kutularını toplayan yer gösterici yanımıza yaklaşıyor. “Nasıl buldunuz?” diye soruyor. Ayaküstü ne diyebilir ki insan? “Etkileyiciydi” gibi bir beylik yorumda bulunuyoruz. Aslında en baştan beri söylemek istediğini söylüyor: “Sonu olmamış”. İtiraz ediyor, ‘mutlu’ ve ‘açık-uçlu’ sonlar üzerine bir tartışmaya giriyoruz. Bir sonraki seans başlayacağı için sonunu getiremiyoruz. Acaba ikna edebildik mi, yer göstericiyi?

Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu (Gore Verbinski), iyi bir ticari filmin bütün unsurlarını içeriyor... Gazetede okumuşum, arkadaşları uyarıyorum: “Film bitince hemen çıkmayalım, jenerikten sonra bir süpriz sahne varmış”. Nihayet jenerik akıyor. Duruma uyanmamış olan izleyicilerin tamamı çıkıyor. Günün son seansı ve vakit geceyarısına yaklaşıyor. Salonu ertesi güne hazırlayacak olan yer gösterici (aynısı değil) yanımıza geliyor. “Süpriz sahneye daha 10 dakika var. Çok beklersiniz. Ama eğer isterseniz, ben sonunda ne olduğunu size söyleyeyim”. Direnmeden kabul ediyoruz. Film dinlemek de, en az film izlemek kadar keyifli. Salondan birlikte çıkıyoruz.

***

Filmler üzerine düşünmenin, konuşmanın ve tartışmanın da yer göstericiliğe benzer bir yönü var. Birilerine, nasıl izlemek, yorumlamak gerektiğini göstermek anlamında değil de, yeni kapılar açmak, farklı bakış açıları sunmak ya da ‘karşı-açıyı’ göstermek anlamında (Janet Barış’ın Agos gazetesindeki yazıları, Yer Gösterici” başlığını taşıyordu).

Sinema üzerine düşünürken ve yazarken yapmaya çalıştığımız şey, bu türden bir yer göstericilik. Aynı zamanda da, hayatı ve dünyayı anlama, onun içerisinde kendimizi sorgulama çabası... Bir gün bir filmle bunun sırrına erişemeyeceğimizi, tersine, her filmin durumu daha da karmaşık hale getireceğini bilerek ve arzulayarak...

Çeşitli işlerde, farklı uzunluklarda ve tarzlarda yazılar yazdım: haber, rapor, dilekçe, tez, referans mektubu... Bunlar da belki yer göstericiliğin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Taraf ile birlikte, bunlar arasına ‘köşe(lemece)’ de katıldı. Çok şey öğrendim ve açıkçası keyif aldım. Sinema eleştirisinin pir-i muganlarından Serge Daney’in, kendi gazete/köşeleme serüveni için, Stewart Granger’ın bir filmdeki repliğinden esinle, söylediği gibi: “Bu alıştırma yararlı oldu, bayım” (umarım sizler için de öyledir). Ama ayrılmak zamanı geldi. Pek çok gerekçe sıralanabilir: ‘köşe’ tarzının zorlukları, getirdiği deformasyon, aynı tadı sürdürememe endişesi ve yapılması gereken başka işler...

Evet, jenerik aktı. Ama Seyfi’nin dediği gibi, “film bitmiyor.

(Taraf gazetesinde 10.9.2009'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok: